Avrupalıların Karanlık Yüzü: Sömürgecilik

0

Avrupa ağzından insan sözcüğünü düşürmemiş; fakat bir yandan da  rastladığı her yerde; kendi sokaklarının her köşesinde, dünyanın her yerinde insanı katletmiştir.”

-P. Sartre-

Sömürgecilik ve Etkileri

Coğrafi keşiflerin başlangıcı olan 15. yüzyıl bilhassa Avrupalıların sistemli bir şekilde sömürgecilik çabalarının da ilk adımları olarak kabul edilmektedir. Bu yüzyılın sonlarında ve 16. yüzyılda dünyanın daha önce bilinmeyen yerlerini keşfeden Avrupalılar zamanla güçlü donanmalarını, disiplinli ordularını ve etkili silahlarını içeren gelişmiş askeri teknolojileri sayesinde keşfettikleri yerleri kendi ekonomik, askeri ve siyasi çıkarları doğrultusunda sömürmeye başladılar.

Sömürgecilik faaliyetleri diğer yönlerine nazaran ekonomik yönü ağır basan bir faaliyet olup ilk olarak yukarıda belirtilen zaman dilimi içerisinde Portekizler ve İspanyollar tarafından başlatıldı. Daha sonra ise bu faaliyetlere Hollanda’nın sömürgecilik rekabetine katılması eklendi. Sömürgeciliğin altın -ya da daha doğru bir ifade ile karanlık- çağı olarak ifade edebileceğimiz dönem ise İngiltere ve Fransa gibi devletlerin sömürgecilik faaliyetleri içerisinde yer almaya başladıkları dönemdir. Zira özellikle Sanayi Devrimi’nin ardından artan ham madde, iş gücü ve -dolaylı olarak da pazar ihtiyacı- dünya devletlerini amansız bir sömürge yarışının içerisine sokmuş, İngiltere üzerinde güneş batmayan ülke unvanını alarak bu yarışta ulaşılabilecek belki de en üst noktaya ulaşmıştı. Sömürge sahibi olmanın büyük devlet olmanın bir ön koşulu olarak algılanması, zamanla Almanya, İtalya ve Belçika gibi devletlerin de sömürge elde etme rekabetine katılmasına neden oldu.

Başlangıçta Amerika kıtasının sömürülmesi ile başlayan sömürge faaliyetleri zamanla Uzak Doğu ve Afrika’ya kadar uzandı. Temel anlamı ile sömürülen ülkelerdeki kaynakların ve potansiyel iş gücünün sömüren ülkelere aktarımı olarak ifade edilebilecek sömürgecilik 19. yüzyılda zirveye ulaştı. I. Dünya Savaşı’na giden sürecin ana nedenlerinden birinin sömürgelerin paylaşılması kavgası olduğu günümüzde konuyla ilgilenen hemen herkesin hemfikir olduğu noktalardan bir tanesidir. Paragrafın başında da belirtildiği gibi sömürülen ülkelerin kaynakları ve potansiyel iş gücü doğrultusunda yapılan bu gibi faaliyetler, bu faliyetlere maruz kalan söz konusu ülkelerde telafisi mümkün olmayan acı tecrübeler yarattı ve kökü geçmişte olup kolları günümüze kadar uzanan sorunların çekirdeğini oluşturdu.

Dünya Nüfusunun Kıtalara Göre Dağılımı (Milyon Kişi)

Kıtalar ve Yıllar1650175018501900
Afrika100100100120
Avrupa103144274423

 

Sömürgeciliğin herhangi bir ülke, bölge veya kıta üzerindeki etkilerini daha iyi anlayabilmek için söz konusu ülke, bölge veya kıtanın sömürge olma durumuna düşmeden öncesi ve sonrası ile ilgili istatistiklerinin çeşitli yönleriyle incelenmesi önemlidir. Sömürgecilik söz konusu olduğunda dünya üzerinde en acı tecrübeyi yaşayan kıta olarak kabul edilen Afrika örneği üzerinden gidildiğinde, -yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi- yaklaşık 250 yıllık süreçte Afrika’nın tahmini nüfusu yalnızca yüzde 20 artarken, Avrupa’nın nüfusu ise yaklaşık yüzde 310 artacaktı. Üstelik Afrika’nın 15-35 yaş arası üretebilme potansiyeli olan nüfusunu köleleştiren ve Afrika’nın kaynaklarına Avrupa medeniyetinin çıkarları adına el koyan Avrupalılar ekonomik, siyasi,kültürel ve daha bir çok yönden Afrikalıların geçmişte ve günümüzde karşı karşıya kaldıkları pek çok sorunun hazırlayıcısı oldular.

Avrupalılar gücün ve ekonomik kazancın ihtişamı karşısında yağmalayabilecekleri her yeri elde edebilecekleri son kırıntısına kadar yağmaladılar. Avrupalıların yağma girişimlerinin dillendirilmesi ve kağıda dökülmesi aşamasında ise iki farklı tutum söz konusuydu. Bir yandan bazı Avrupalılar sömürgecilik hareketlerini meşrulaştırma çabaları içine girerken, diğer yandan sınırlı sayıda aydın ise olanı olduğu gibi yansıtma çabası içine girerek sömürgeciliğin insan doğasına ve temel insani erdemlere aykırı yanlarını göz önüne sermeye çalışacaktı.

Avrupalıların Sömürgecilik Algısı

Avrupa medeniyeti adına dünyanın muhtelif yerlerini ve bu yerlerdeki iş gücünü -ve dolayısıyla üretim potansiyelini- sömürgeleştiren ya da daha yerinde bir ifade ile yağmalayan sömürgeciler, yine de tarihe yağmacı olarak geçmek istemiyorlardı. Bu istemsizlik, Avrupalı bazı akademisyen ve yazarların -ve kısmen de olsa sokaktaki bazı Avrupalının- sömürgeciliğe meşru bir zemin yaratma girişimlerine yönelik yazın ve söylemlerine neden oldu. Bu söz konusu cenah, Avrupa’nın başta Afrika olmak üzere dünyanın çeşitli yerleri üzerinde sömürgecilik faaliyetleri yaptığını kabul ediyor fakat bu faaliyetleri haklı gerekçelerle açıklamaya çalışıyordu. Tarihin yeniden ve yanlı bir şekilde yazımı, varolanın çarpıtılması olarak da ifade edilebilecek bu meşrulaştırma süreci kendince çeşitli dayanaklara sahipti.

Meşruiyet Çabaları: Avrupa, Afrika’yı Neden Yağmaladı?

1. Din

Avrupa’nın sömürgecilik faaliyetlerinin meşrulaştırılma çabaları noktasında en çok sığındıkları gerekçelerden biri misyonerlik faaliyetleridir. Kilise’yi de sömürgeciliğin lekeli geçmişine dahil etmekten başka bir işe yaramayan bu argüman, Avrupalıların sömürgecilik ile ilgili söylemlerinde ve yazınlarında zaman zaman dillendirilmektedir.

Kristof Kolomb, Amerika kıtasına ilk vardığında yazdığı mektupta burada gördüklerinin evvela hayvanların gelişmiş bir türü olduğunu iddia etmişti. Bu iddianın dönemin bazı din adamları tarafından reddedilmesi -ve belki de bir lütuf olarak (!) orada yaşayanların da insan soyundan geldiğinin kabul edilmesi- üzerine zamanla burada yaşayan insanlara iman ettirilmesi gereken imansızlar (zındık, kafir) gözüyle bakılmaya başlandı. Zira söz konusu bölgelerde yaşayan insanlar Hristiyanlıkla henüz tanışmamıştı ve sömürgeci tezleri savunanlara göre bu insanların Hristiyanlık ile tanıştırılıp kaynaştırılması gerekti. İronik bir şekilde Eski Kenyalı siyasetçi John Kenyatta bu durumu şu sözlerle anlatmaktaydı: “Batılılar Afrika’ya geldiklerinde, onların elinde incil bizim ise topraklarımız vardı. Bize dua etmesini öğrettiler ve bizden gözlerimizi kapatıp dua etmemizi istediler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde İncil onların ellerinde ise bize ait topraklar vardı.”

Misyonerlik faaliyetleri özellikle Afrika’nın sömürgeleştirilmesi aşamasında sıkça kullanılan yöntemlerden biriydi.  Başlangıçta, bazı keşfedilen yerlerdeki insanların farklı bir hayvan türü olmayıp ilk insandan türeyen insanlardan olduğu öngörüsüne karşılık, zamanla materyalizmin Avrupa toplumlarındaki etkisi ve dinin sömürgeleştirmede işe yarayan bir araç ve bahane olarak sunulması neticesinde Kilise de sömürgeciliğin kirli geçmişinden üzerine sıçrayanı kabullenmekte fazla zorluk çekmedi. Avrupa’da iş gücüne ve kaynaklara duyulan ihtiyaç, Albert Memmi’ye göre kilisenin sömürgeciliğe icazet vermesi ile sonuçlanacaktı. Buna göre, kilise sömürgecinin girişimlerini destekleyerek sömürenin vicdanını rahatlatmış ve sömürmeye yönelik girişimlerinin önünü açmıştır. Yine Memmi’ye göre sömürgeciler ve kilise karşılıklı olarak birbirini kullanmıştır. Sömürgeci çıkar elde etmek adına, kilise ise imansızların imanlı birer insan haline getirilmesi (!) adına bu ilişkide yer almıştır.

Her ne kadar kimi Avrupalılar dinsiz insanların imanlı insanlar haline getirilmesi için mücadele edildiğini söyledilerse de, bu iddia genellikle gerçeği yansıtmamaktaydı. Zira, sömürgecilerin sömürdüklerini Hristiyanlaştırma gibi bir derdi yoktu. Eğer böyle olsaydı, sömürülen ve sömüren aynı toplumsal statüye yükselecekti. Oysa sömürgeciliğin daima bir ötekiye ihtiyacı vardı. Bu durum ise sömürgeciliğin önünde önemli bir engel teşkil edecekti. Bu doğrultuda sömürülen yerlerin Hristiyanlaştırılması çok da makul bir seçim değildi. Din sömürgecilik faaliyetlerinin meşrulaştırılması adına çoğunlukla söyleme dayanan bir araçtan ibaret kaldı.

2. Irk

Sömürgeciliğe meşruiyet kazandırma çabalarında  genellikle din faktörü ile iç içe geçmiş olsa da Avrupa tipi bir ırk ve ırkçılık algısı oldukça önemlidir. Sartre, Avrupalıların ırkçılık algısını eleştirmek için “Bizim soylu ruhlarımız, ırkçıdır” tabirini kullanmakta idi. Önceki bölümde de belirtildiği gibi sömürgeciler başlangıçta gittikleri yerlerdeki yerlilerin gelişmiş birer hayvan türü olduklarını savunsalar da, o dönemde bazı din adamları bu görüşe karşı çıktı. Chiapas Piskoposu Bartolome de Las Casas ve Papa III. Paul gibi isimler onların da iman etme yeteneğine haiz birer insan olduğunu ifade etmeleri dahi, sömürenlerin sömürülenleri farklı bir konuma yerleştirme çabalarını sona erdirmedi. Görüldüğü gibi sömürgecilik doğası gereği bir öteki yaratmak mecburiyetinde idi. Zamanla Avrupa’da bütün insanoğlunun tek bir kökenden geldiğine dayanan Monogenizm (tek kökenlilik) anlayışı yerine, farklı insan ırklarının farklı kökenleri olduğuna dayanan Poligenizm (çok kökenlilik) anlayışı yerleşti. Bu yeni anlayış, sömürülenden öteki yaratmak mecburiyetinde olduğuna değinilen sömürenin de işini kolaylaştırdı.

Albert Memmi Avrupa Tipi ırkçılığı tanımlarken üç bileşenden bahseder:

a) Sömürgeci ve sömürgeler arasındaki farklılıkları keşfetmek ve ortaya koymak,

b) Söz konusu farklılıkların sömürenlerin lehine, sömürülenlerin aleyhine olacak şekilde değerlendirilmesi,

c) Farklılıkları kesin birer anlam ifade edebilecek şekilde mutlaklaştırmak.

Memmi, bu gidişatın nihai olarak varacağı noktanın sömürgeciliğin meşrulaştırılması anlamına geleceğini belirtir. Memmi’ye göre sömürge ırkçılığı,  kısaca taraflar arasındaki farklılıkların keşfine, bu farklılıkların faydacı ve fırsatçı bir şekilde kullanılmasına ve zaman içerisinde söz konusu bu farklılıkların birer kanun haline gelmesine vesile olur.

Jill Lepore’da tarih boyunca kölelik ne zaman ve nerede var oldu ise, köle sahibi olan insanların kölelerini kendi olduklarından farklı bir şekilde gördüklerini yani bir nevi ötekileştirme durumu ortaya koyduklarını ifade eder. Zira, aksi bir durumda sömürmek kavramının meşruiyeti tartışmalı hale gelirdi. Avrupai bir ırkçılık sonucu ortaya çıkan her türlü takdire layık olan kendi olgusunun ve kendisinin karşısına yerleştirilen ve acımasızca eleştirilmeye müstehak öteki olgusunun varlığı, sömürgecilik mefhumunu meşrulaştırmak açısından bizzat önemlidir.

3. Medeniyet

Sömürülenler ve bilhassa Afrikalılar söz konusu olduğunda en çok dillendirilen meşruiyet kazandırma yöntemlerinden bir tanesi sömürenlerin sömürdüklerine medeniyet götürdükleri iddiasıdır. Bu iddia o kadar temellenmiştir ki, sömürgecilikle ve sömürmekle pek de bir bağı olmayan bir toplumun fertlerinde dahi Avrupalıları ve Avrupalıların medeniyet algısını savunma refleksi olarak kendine yer bulabilmektedir.[1] Aslında, Avrupalıların sömürmek yerine medeniyet götürmek amacıyla orada bulundukları iddiası cefanın lütuf olarak sunulmasından ibarettir. Bu öyle bir lütuftur ki, tarihi yanıltır ve hatta gerektiğinde yeni bir tarih yazımını üstlenir.

Avrupalılara göre, sömürgeciler gelmeden önce Afrikalılar kendi bölgesel sınırları dahilinde kendinden olmayan kabilelerle savaş halindeydiler. Ayrıca Afrikalılar birbirleriyle yaptıkları savaşlar esnasında esir aldıkları kendi soydaşlarını köle tacirlerine satmakta idiler. Özetle, Afrikalılar ya da Afrikalıların şahsında diğer bütün sömürülen insanlar birbirlerini yemekte, buna karşın Avrupalılar söz konusu insanlara götürdükleri belli standartlarla medenice bir yaşamın yolunu açmaktaydı. Özetle medeniyet iddiasındaki Avrupalılar, Afrika’ya ya da sömürdükleri diğer bölgelere müdahale etmeselerdi, buraların kendi kendilerini mahvedeceği savını ortaya atmaktaydılar.

Kabileler ya da ülkeler arası savaşın belirtilen tarihte bütün ülke, bölge ve kıtalarda görüldüğü varsayıldığında, bu iddialar havada kalmaktadır. Eğer Avrupalılar Afrikalıları köle olarak satın almaya bu derece istekli olmasa idi, muhtemeldir ki Afrikalılar ya da diğer sömürü altındaki bölgelerin insanları kendi ırkdaşlarını satmaya bu kadar kolay razı olmayacaklardı. Basit bir iktisadi tabirle, talep olmasaydı arz büyük olasılıkla gündeme dahi gelmeyecekti.  Ayrıca sömürü altındaki bölgeler Avrupalılar gelmeden çok önce kendilerince bir kültür ve sisteme sahipti. Avrupalıların gelişi ve kendi sistemlerini dayatması söz konusu bölgelerde varolan mevcut siyasi, iktisadi ve sosyo-kültürel yapıların bozulmasından başka bir işe yaramadı.

Albert Memmi’ye göre sömürgeleştirilenlerin sömürgeleştirme durumu olmadan nasıl olacağı bilinememektedir ama sömürge eylemi sonucunda neler olduğu bütün çıplaklığıyla görülmektedir. Sömürgeci, medeniyet getirmek bir yana muhatabını diz çöktürmek veya ona boyun eğdirmek için sömürdüklerini  tarihsel, toplumsal, kültürel ve teknik akışın dışına itmiş, olandan farklı iddialarla gelmiştir. Bu noktadan hareketle sömürgeciliğin Tanrı’nın bir lütfu olmasından ziyade, Tanrı’nın yarattıklarının meydana getirdiği bir cefa olduğu dahi kolaylıkla söylenebilir.

4. Sosyal Darvinizm

Sömürgecilik konusunda Avrupalıların meşruiyet kazandırma çabalarına yönelik en ilginç yönelimlerden bir tanesi Sosyal Darwinizmi benimseyenler tarafından ortaya konulmasıdır.  Sosyal Darwinist anlayış temel olarak güçlü olanın ayakta kalıp mücadeleyi kazanması, zayıf olanınsa yıkılarak mücadeleyi kaybetmesi savına dayanmaktadır. Stephen Jay Gould, Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabı hakkında “Bundan sonra kölelik, sömürgecilik, ırksal farklılıklar, sınıf yapıları ve cinsiyetin rolü ile ilgili argümanlar artık özellikle bilim adı altında yürütülecekti” demiştir. Gerçekten de, kimilerince sömürgecilik faaliyetleri dahi sömürüyü aklama adına bu kapsamda değerlendirilmiştir.

Avrupalılar tarafından özellikle sömürülen bölgelerdeki insanlarda oluşturulmaya çalışılan algı güçlü olan Avrupa’nın ayakta kaldığı ve güçsüz olanları tahakkümü altına aldığıdır. Bu kapsamda düşünüldüğünde, Afrikalı dinamik ve genç nüfusun tembelliklerinden dolayı bu duruma düştükleri ve ürkekliklerinden dolayı Avrupalılara karşı koyamadıkları şeklinde bir düşünceye sahip olması doğal görünmektedir. Fakat bunların tamamı yanılsamadan ibarettir. Sonuç olarak meşruiyet üretme çabasındaki Avrupalının kullandığı argümanlardan biri de bu tür vasıtalarla dillendirdiği Sosyal Darwinizmdir.

5. Diğer İddialar

Misyonerlik, ırksal farklılık, medenileştirme ve Sosyal Darwinizm iddiaları sömürgeciliğin meşrulaştırılmasına yönelik genel bazı iddialardı. Buna karşın, ilgili konuyla alakalı bazı spesifik iddialar da mevcuttur. Bu iddiaların tamamı, Avrupa sömürgeciliğinin nihayetinde sömürülenler için olumlu bazı sonuçlar getirdiği şeklindeki görüşü destekler niteliktedir.

Walter Rodney’in kitabında sıkça dillendirdiği ve aynı sıklıkta reddettiği iddialardan bir tanesi, Avrupalıların Afrikalılarla yaptıkları ticaretin neticesinde Afrika’ya besin temin ettikleri ve ülkede potansiyel açlık oranını düşürdükleridir. Rodney kitabında,  temin edilen besinin dünyada belirli bir yerde belirli bir zamanda mevcut olan besinden çok da fazlası olmadığı görüşündedir.  Diğer bir iddia ile özellikle köle ticareti sonucunda  plantasyonlarda çalıştırılan ve köle olarak ülke dışına götürülen Afrikalıların ülkede dolaylı yoldan da olsa istihdamı arttırdıklarıdır. Roodney bu iddiayı da son derece sert bir şekilde reddeder. Zira köle ticaretine maruz kalan herhangi bir ülkenin üretim gücü baltalanmış ve söz konusu eylemin sonucunda etkisi uzun süre  geçmeyecek bir zarara uğratılmıştı.

Avrupa sömürgeciliğinin sömürülenler için getirdiği olumlu yeniliklere verilen bir başka örnek ise sömürülen ülke ya da bölgeye okul, hastane, demiryolu gibi temel hizmetlerin getirilmesi iddiasıdır. Her ne kadar söz konusu temel hizmetler getirilmişse bu hizmetlerin getiriliş sebebi çoğu kez yerliler değil bölgedeki sömürgeciler, soylu kişiler ve sömürge faaliyetlerinin daha iyi yürütülmesi, sözkonusu bölgenin daha çok sömürgeleştirilmesi amacıdır. Belirtilen iddialar göz önüne alındığında, sömürgeciliğin sömürülen bölgeye getirdiği olumlu sonuçlara yönelik söylemler gerçeği yansıtmaktan açıkça uzak kalmaktadır.

Sömürgeciliği Aklamanın Karşı Kıyıları

Batı’nın her ne kadar önemli bir kısmı sömürgeciliği meşrulaştırmak için gayret sarf etmişse de, bunun aksi örnekler de mevcuttur. Zira Batılıların içerisinden çıkıp da sömürgeciliği eleştirenler de –azınlıkta olsalar da- görülmektedir. Bu eleştiriler bilhassa sömürgelerin ve sömürgecilik rejiminin sona ermesinden sonra daha da artmıştır.

Memmi ve Roodney’in kaleminlerden kendini medeni göstermek isteyen sömürgecinin karşılığında sömürüleni barbar gösterme çabalarına yukarıda değinildi. Fransız kültürü ile yetişen bir Tunus Yahudisi olan Memmi’ye ek olarak, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu da sömürgecilik konusunda oldukça etkili yazılarıyla bilinmektedir. Bourdieu yazılarında sömürge halklarının kökünden koparılmış yığınlar haline getirildiğini belirterek, söz konusu sömürge halklarının sömürge sırasında ve sömürge sonrasında az gelişmişliklerinin sürdürülmesinde sömürge yönetimlerinin rolünü ifade etmektedir. Ayrıca Fransız yazar kendi idari ve hukuki pratiklerini dayatan sömürgecilerin sömürülen kesimde geniş çaplı bir kültürsüzleşmeye neden olduklarını belirtmektedir. Zira, sömürgeciler eliyle, sömürülen ülkelerdeki dini, milli ve kültürel değerler yok edilmeye çalışılmış; kitle iletişim araçları ve eğitim kurumları aracılığıyla manevi değerlere sahip olmayan toplumlar üretilmeye gayret edilmiştir. Sömürgecilerin sömüren ülkeler üzerinde yürüttüğü politikaya yönelik temel kanıya göre sömüren devlet mümkün olan her aracı kullanarak amaçlarını elde etmek istemiş ve her zaman gerçek amaçlarını gizleyerek gerçek amaçlarının dışında amaçlar kurgulamıştır. Bourdieu, Batı’nın evvela kendi içindeki öteki ile mücadele ettiğini, kendi içerisindeki ötekiyi yok ettikten sonra bu süreçte kazandığı tecrübe doğrultusunda profesyonel bir biçimde köleleştirme ve sömürgecilik pratiklerini başlattıklarını belirtmiştir.

Sonuç Yerine

Toplumların yaşamlarındaki ve belleklerindeki izleri günümüzde dahi görülebilen sömürgecilik konusunda meşruluk tartışmaları zayıflayarak da olsa sürmektedir. Sömürgecilik söz konusu olduğunda kimi yazar ve düşünürler ısrarla bardağın dolu tarafı vurgusu yapmakta, kimileri ise bardağın boşaltılan tarafının hesabını sormakta ısrar ediyorlar.  Bardağın dolu tarafına yapılan vurgulardaki temel eksiklik ise bardağın boşalmasına gerçekten gerek olup olmadığının sorgulanmaması. Bu kapsamda düşünüldüğünde sömürgecilik, post-sömürgecilik ve hatta zaman zaman tartışılmakta olan neo-sömürgecilik kavgası bitecek gibi görünmüyor. Avrupalılar açısından bakıldığında ise ilk göze çarpan uzunca bir süre sömürgeciliği meşrulaştırmak için harcanan akademik ve düşünsel çabanın, onu sorgulamak için harcanandan bir kaç adım önde olmasıydı. Günümüzde ise belki de en sevindirici durum kralın çıplak olduğunun bilincinde olan ve bunu ama alçak sesle ama haykırarak topluluklara sunan bir kitlenin varlığını sürdürmesi ve dip dalda olarak bu sessiz çığlıkların giderek yükselmesi…

[1] Bu cümle bu makalenin yazarının başına gelen bir olay üzerine makaleye not düşülmüştür. İstanbul-Kadıköy’de Walter Rodney’in Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı? isimli kitabını ararken, kitabın ismini duyduğunda bir kitapçının tepki olarak “Avrupa aslında Afrika’yı yeri bırakmadı, medenileştirdi” cevabına istinaden burada belirtilme ihtiyacı duyulmuştur.

        Kaynakça

  • Albert Memmi, Sömürgecinin Portresi/Sömürgeleştirenin Portresi, Versus Kitap, 2014.
  • Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maskeler, Encore Yayınları, 2016.
  • Jill Lepore, Encounters in the New World: A History of Documents, Oxford University Press, 2000.
  • Marc Ferro, Fetihlerden Bağımsızlık Hareketlerine Sömürgecilik Tarihi, İmge Yayınevi, 2002.
  • Nazlı Ökten Gülsoy, “Cezayir Deneyiminin Pierre Bourdieu’nün Sosyolojik Tahayyülüne Etkileri: Bilimsel Bir Habitusun Doğuşu”, Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 25. Sayı, 2012/2, sf. 1-30.
  • Ümit Öztürk, “İngiliz Edebiyatında Sömürgecilik ve Kölelik”, Yüksek Lisans Tezi, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Ana Bilim Dalı, Malatya 2012.
  • Walter Roodney, Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı, Dipnot Yayınları, 2013.
Share.

Yazar Hakkında

Hasan Aydın 1993 yılında İstanbul, Üsküdar’da doğdu. İstanbul’da geçen ilköğretim ve lise eğitiminin ardından, 2016 yılında Yalova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölümünden derece ile mezun oldu. 2016-2017 yılında İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında başladığı tezli yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. İleri seviyede İngilizce bilmektedir. İlgi alanları, Din ve Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Afrika’da ABD Dış Politikası’dır.

Yorum Yap