Türkiye, Yükselen Afrika’da Şahlandı

0

Afrika Kıtası Neden Önemli?

Tükenen Dünyada Tükenmeyen Bir Kıta

Afrika, sahip olduğu çeşitli stratejik özellikler vesilesiyle küresel bir güç olma iddiasındaki herhangi bir devletin yadsıyamayacağı bir kıta konumundadır. Zira bir bütün olarak düşünüldüğünde, kıta ülkelerinin siyasi, iktisadi ve sosyo-kültürel olarak önemli bir potansiyele sahip olduğu görülebilmektedir. Günümüzde dünya topraklarının yaklaşık dörtte biri ve dünyada yaşayan insan nüfusunun yüzde 15’inden fazlası bu kıtadadır. Kıtadan uzakta yaşayan “Diaspora Afrikalılar” da hesaba katıldığında, yaşadığımız gezegendeki her 6 insandan en az 1’inin Afrikalı olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Üstelik kıta ülkeleri sahip oldukları genç ve dinamik nüfus oranı ile de dikkat çekmektedir ki, doğru kullanıldığı takdirde bu genç ve üretken nüfus önemli bir potansiyeli işaret etmektedir. Afrikalılar ayrıca petrol, gaz, elmas, altın, kobalt, platin, uranyum, koltan, krom, bakır, arap zamkı gibi çeşitli doğal kaynak ve minerallere sahip bir coğrafya üzerinde yaşamaktadırlar. Örneğin günümüzde Çin ve ABD gibi iki başat güç, enerji ihtiyaçlarının neredeyse dörtte birini bu kıtadan sağlamaktadır ve küresel rekabetçiler arasında bölgenin enerji kaynaklarını elde etmek için verilen kıyasıya bir yarış söz konusudur. Afrikalı ülkeler, sahip oldukları zengin enerji kaynaklarının yanı sıra pazar potansiyeli ile de dikkat çekmektedir. Bu yönüyle Afrika kıtası, Türkiye’den ve dünyadan çeşitli alanlardaki yatırımcıların ve girişimcilerin ilgisini çekmektedir. Ekonomik özelliklerinin yanı sıra -çoğu zaman gözden kaçırılsa da- kıta ülkeleri siyasi olarak da önemli bir role sahiptir. Günümüzde kıta üzerinde var olan 54 (Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti dahil 55) ülke birlikte hareket ettiği takdirde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılacak bir oylamanın sonucunu büyük oranda yönlendirebilmektedirler. Örneğin Çin’in bu oy gücünü ilk fark eden ülkelerden biri olduğu ve 1970’li yıllarda Tayvan’ın yerine BM’ye üyeliğinin kabul edilmesi esnasında Afrikalı oylardan ciddi anlamda istifade ettiği bilinmektedir. Türkiye’nin de 2009-2010 yılları için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine aday olduğunda kıtadaki 54 ülkeden 51’inin müspet oyunu alarak Konsey geçici üyeliğine kolaylıkla ulaştığı göze çarpmaktadır. Son olarak Kudüs için BM’de yapılan oylamada da kıta ülkelerinin tavrı düşünüldüğünde, Afrikalıların siyasi gücü daha iyi anlaşılabilmektedir. Yani Afrika kıtası ülkeleri siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel olarak değerleri ve kaynakları tükenmeye yüz tutmuş bir dünya sistemi içerisinde, yüzlerce yılı aşkın bir süre sömürülmesine rağmen tükenmeyip, hala gelecek adına umut veren bir aktör kıta durumundadır. Bu nedenle, Afrika kıtası üzerinde günümüzde hızla artan rekabetin ilerleyen yıllarda daha da artacağı ve sistemin büyük olma iddiasındaki aktörlerinin -kendi ifadeleri ile- geçmişte pek de önemsemedikleri bir kıtadaki pastadan (!) daha fazla pay alabilmek için daha fazla enerji sarf etmek zorunda kalacakları söylenebilir.

Türkiye Bu Rekabetin Neresinde?

Cumhurbaşkanlığı Düzeyinde İlk Ziyaretler

Türkiye’nin Afrika maratonuna geç başladığı ama hızlı mesafe aldığı bilinen bir gerçektir. Bakıldığı zaman, 1998 yılına kadar Afrika kıtasının birkaç istisna dışında Türk Dış Politikasında unutulmuş olduğu görülmektedir. 1998 yılında ise İsmail Cem’in Dışişleri Bakanlığı döneminde “Afrika Eylem Planı” hazırlanmış ancak üçlü koalisyon önemli ekonomik ve siyasi sıkıntılarla başa çıkmak zorunda olduğundan dolayı hazırlanan bu plan rafta beklemek zorunda kalmıştır. 2000’li yıllar ile birlikte Türkiye, Afrika’nın potansiyelinden daha fazla yararlanabilme, bunu yaparken de Afrikalıların da sosyal, siyasi ve ekonomik gelişimine katkıda bulunma yoluna gitmiştir. AK Parti iktidarında 2005 yılının “Afrika Yılı” ilan edilmesi, 2008 ve 2014 yıllarında iki defa Türkiye-Afrika Zirvesi düzenlenmesi -ki üçüncüsü 2019’da İstanbul’da düzenlenecek- ve artan bu karşılıklı etkileşim sonucunda 2009 yılında 12 olan Türkiye’nin Afrika’daki büyükelçilik sayısının, bugün 39’a ulaşması ikili ilişkilerin vardığı noktayı göstermesi açısından önemlidir. Yalnızca siyasi anlamda değil, ekonomik olarak da Türkiye’nin Afrika ile olan ilişkilerini geliştirdiği bilinmektedir. Günümüzde Türkiye’nin kıta ülkeleri ile olan ticaret hacmi 20 milyar dolara yaklaşmıştır. Üstelik Türkiye bunu yaparken Batılıların yaptığı gibi -ya da şimdi Çinlilerin Batılılardan farklı bir söylemle ama özünde aynı şekilde davrandığı gibi- bir politika izlememektedir. Türkiye kazandır-kazan politikası ile her iki tarafın da faydalanabileceği bir yöntem ile Afrika’daki dış politika faaliyetlerini sürdürmektedir. Daha da önemlisi Türkiye, temas halinde bulundukları kıta ülkelerine değerli olduklarını hissettirmektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı döneminde kıtada toplam 28 ülkeyi ziyaret ederken, Somali gibi diğer ülke liderlerinin gitmekten çekindiği ya da Sudan gibi uluslararası sistemden izole edilmeye çalışılan ülkeleri de ziyaret etmektedir. Bu durumun yakın zamandaki örneği ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24-27 Aralık tarihleri arasında Sudan, Çad ve Tunus’a gerçekleştirdiği ziyaretlerdir. Erdoğan’ın ziyaretleri Türkiye’den bu ülkelere Cumhurbaşkanlığı düzeyinde gerçekleştirilen ilk ziyaret olurken, kendisine farklı sektörlerden iş adamlarının yanı sıra kalabalık bir bakan topluluğu da eşlik etmiştir. Bu durum en açık ifade ile Türkiye’nin kıtayı “önemsediği” ve “oyun kurucu olarak ben de varım” mesajı verdiğinin en açık kanıtıdır.

Erdoğan’ın Sudan, Çad ve Tunus Ziyaretleri Ne Anlama Geliyor?

Müslüman Afrika ile Kader Birliği

Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Sudan, Çad ve Tunus’u ziyaretlerini nasıl okumak gerektiğini çeşitli yönleriyle ele almak mümkündür. Ekonomik olarak baktığımızda, Türkiye’nin bu üç ülke ile mevcut ekonomik ilişkilerini koruma ve daha da geliştirme anlamında ziyaretlerin ön plana çıktığı görülmektedir. Zira Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre son beş yılda Türkiye’nin bu üç ülke ile 6,2 milyar dolar değerinde bir ihracat ilişkisi, 1,7 milyar dolar değerinde ise bir ithalat ilişkisi söz konusudur. Bu ilişkide bilhassa Tunus ve Sudan mevcut rakamlar ile ön plana çıkarken, Çad ise ekonomik ilişki boyutunun geliştirilmesi gereken bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Ziyaret ile beraber, Çad ile imzalanan 7 ekonomik anlaşma da bu durumun bir göstergesidir. Meselenin coğrafi yönünü düşündüğümüzde ise karşımıza özellikle Sudan ve Çad vasıtasıyla devasa bir coğrafya çıkmaktadır. Bir zamanlar Afrika’nın en büyük yüzölçümüne sahip ülkesi olan Sudan, 2011 yılında bölünmesine rağmen Afrika’nın en büyük 3. yüzölçümüne sahip ülkesi ünvanını sürdürmektedir. Bu noktada Sudan’ı takip eden Çad ise kıtadaki yüzölçümü en büyük 5. ülke konumundadır. Sudan ve Çad’ın toplam nüfusunun da neredeyse Türkiye’nin nüfusunun 3’te 2’si kadar olduğu bilinmektedir. Her ne kadar Tunus’un coğrafi büyüklüğü ve nüfusu diğerlerine nazaran sönük kalsa da, bu ülke sahip olduğu jeopolitik konum itibariyle oldukça önemli bir ülke konumundadır. Erdoğan’ın bu üç ülkeye yönelik ziyaretinin bir diğer önemli noktası ise bilhassa Çad ve Sudan’a uluslararası arenada destek çıkmak olarak yorumlanabilmektedir. Bilindiği üzere üç ülke de geçmişte istikrarsız siyasi ve sosyal yapıdan, halk ayaklanmalarından ve iç savaştan mustarip ülkeler durumundadır. Özellikle Sudan ve Çad’ın günümüzde dahi uluslararası toplum tarafından göz ardı edilmeye çok müsait bir yapılarının olduğu bilinmektedir. Erdoğan’ın bu ziyaretleri ise Türkiye’nin İslam ülkeleri üzerindeki olumlu imajı ve arka planda bırakılmaya çalışılan jeo-stratejik konuma sahip Müslüman ülkelerin sahiplenilmesi adına önemli ziyaretler olarak ön plana çıkmaktadır. Ziyaretin bir başka kilit unsuru olarak ise terör örgütleri ile mücadele noktasında yapılan vurgu ve Türkiye’nin bu husustaki tecrübesini belirtilen üç ülkeye aktarma yönündeki istekliliğidir. FETÖ’nün Afrika’daki Müslüman ülkeler üzerinde geliştirmiş olduğu bazı söylemlerle kısmi de olsa etkili olabildiği bilinmektedir. Erdoğan’ın bu ziyaretleri bölgede FETÖ’nün olası etkinliğinin yok edilmesi adına da büyük önem arz etmektedir. Zira Erdoğan’ın geçmişteki Afrika ziyaretlerinin bu ülke liderlerinin FETÖ’ye karşı tavır almasında ve FETÖ okullarının Türkiye’ye devredilmesinde oldukça etkili olduğu göz önüne alındığında, konunun hassasiyeti daha iyi idrak edilebilecektir. Ayrıca çeşitli dönemlerde siyasi istikrarsızlıklarla, iç savaşlarla ve terörist faaliyetlerle boğuşan bu ülkelerin, Türkiye’nin siyasi ve sosyal sorunlarla başa çıkma tecrübesi ve başta FETÖ, PKK ve DAEŞ olmak üzere terörle mücadele tecrübesinden faydalanması adına bu ziyaretler oldukça önemlidir.

Erdoğan Ne Mesaj Verdi?

Dünya Birden de Büyüktür!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sudan, Çad ve Tunus ziyaretleri sırasında gerçekleştirdiği konuşmalar dikkatle incelendiğinde, Afrikalıların karşısına tam da istedikleri gibi konuşan bir ülkenin lideri profiliyle çıktığı gözlemlenmektedir. Üç ülkede de yaptığı konuşmalarda karşılıklı ticaret ve yatırımların önemine dikkat çeken Erdoğan’ın, tıpkı Çin’in Afrika’ya yönelik söylemlerinde yaptığı gibi Batılılardan farklı olduğumuzu ısrarla vurgulaması ve yaptıkları faaliyetler nedeniyle Batı’ya yönelik kullandığı eleştirel dil, Afrikalıların kalplerini ve güvenlerini kazanmak noktasında olumlu bir adım olarak göze çarpmaktadır. Üstelik gerçekleştirdiği temaslar sırasında, Erdoğan’ın Batılılara yönelik eleştirilerinin yalnızca ekonomik meselelerle sınırlı kalmadığı fark edilmektedir. Terörle ve terör örgütleri ile mücadele noktasında da Batı’nın gerek kendilerine, gerekse bu sorundan mustarip olan Afrikalı ülkelere yeterince yardımcı olmadığına değinen Erdoğan’ın, gittiği üç ülkede de terörle mücadele noktasında Türkiye’nin tecrübeli yüzünü ortaya koyarak ortak hareket çağrısı yapması ise zaman zaman istikrarsızlıkların hedefi olan bu coğrafyada Türkiye’nin her anlamda daha etkili rol oynayabilmesine yönelik arzuyu ortaya koyar niteliktedir. İslam İşbirliği Teşkilatı dönem başkanlığının Türkiye’de olduğu bir dönemde, teşkilatın ABD Başkanı Donald Trump’un Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesi ile birlikte olağanüstü toplanmasının ardından gittiği bu üç ülkede de, Kudüs konusu Erdoğan’ın konuşmalarının en önemli satır başlarından birini oluşturmuştur. Cumhurbaşkanı, Kudüs üzerinden bir yandan İsrail ve ABD’yi bütün dünyada tepki çeken tutumları dolayısıyla eleştirirken, diğer yandan ise bu vesileyle gittiği üç ülkede de uluslararası sisteme ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin sorunlu yapısına yönelik eleştirilerini sürdürmüştür. Cumhurbaşkanının kendisi ile bütünleşen ‘’Dünya Beşten Büyüktür’’ söylemini, ‘’Dünya Birden De Büyüktür’’ söylemi ile desteklemesi ise, başta zaman zaman uluslararası toplum tarafından izole edilmeye çalışılan Sudan ve Çad olmak üzere sistemde yeteri kadar etkili bir konumda bulunmayan Afrika coğrafyasının neredeyse bütününde karşılık bulmuştur. Bu noktada Erdoğan’ın Batıya karşı sarf ettiği eleştirilerin yanı sıra, gittiği her yerde verdiği “evimden uzakta hissetmiyorum” mesajı ve “İslam ülkelerinin yalnız olmadığı” vurgusu, uluslararası sistem hakkındaki eleştirilerini her geçen gün daha yüksek sesle dillendiren Türkiye’nin İslam dünyasındaki rolünü ve bir bütün olarak İslam dünyasının sistemin yeniden ve daha adil bir şekilde dizayn edilmesi gerektiğine yönelik inancını ortaya koyan bir ifade olmuştur. Erdoğan’ın bu ziyareti sırasında gerçekleştirdiği konuşmalar yalnızca ekonomik anlamda değil, siyasi anlamda da Türkiye’nin Afrika’ya yönelik bakış açısını ve uluslararası sistem içerisinde Afrikalılarla birlikte, her iki tarafın da menfaatleri doğrultusunda hareket etme arzusunu ortaya koyması itibariyle oldukça önem taşımaktadır. Geçmişte Osmanlı’nın önemli jeo-stratejik kıyı limanlarından biri olan Sevakin adasının TİKA tarafından tamamen restore edilmesine yönelik dile getirdiği istek ise Türkiye’nin gerek tarihi köklü tarihsel bağları itibariyle gerekse iki tarafı da gözeten “eşit ortaklık” esası üzerine kurulan dış politika anlayışı itibariyle kıtaya yapıcı bir üslup ile yaklaştığını Afrikalılara açıkça göstermektedir.

Ziyaretin Kıtadaki Yansımaları Nelerdir?

Tekbirlerle ve Türk Bayrakları ile Karşılanan Cumhurbaşkanı

Genel olarak Türkiye’nin son 15-20 yılda hayata geçirdiği Afrika politikaları, özel olarak ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24-27 Aralık tarihleri arasında Sudan, Çad ve Tunus’a yönelik olarak gerçekleştirdiği resmi ziyaretler birçok Afrikalı lider, devlet adamı ve vatandaşlar tarafından takdirle takip edilmektedir. Bu durumun ortaya çıkmasında ve Türkiye’nin kıtada olumlu bir imaja sahip olmasında üç faktör önemli rol oynamaktadır. Bunlardan ilki Türkiye’nin geçmişinde kıtaya ya da dünyanın herhangi bir noktasına yönelik sömürgecilik geçmişinin bulunmamasıdır. Bilhassa 16. ve 19. yüzyıllar arasında başta Kuzey Afrika olmak üzere kıtanın çeşitli noktalarında faaliyetlerde bulunan Osmanlı Devleti’nin bıraktığı olumlu miras da bu durumun tetikleyicisi konumundadır. Türkiye’ye yönelik olumlu algıya yol açan ikinci faktör ise bu ülkenin söylemleri ve Afrikalılara yaklaşımı ile alakalıdır. Batılıların ast-üst ilişkileri anlayışıyla şekillenen ve dayatmalara odaklanan yaklaşımına karşın, Türkiye kıta ülkelerinin zor zamanlarında yanında olma prensibini benimsemekte; ekonomik ve siyasi fikirlerini hayata geçirirken her iki tarafın da bu ilişkiden kazançlı çıkması gerektiğini her fırsatta dillendirmektedir. Uluslararası toplumun baskılarından bunaldıkları bir dönemde, geçmişte Somali’ye bugün ise Sudan’a yapılan ziyaret ve kıtada meydana gelen birçok felakette Türkiye’nin “insani yardım” elini uzatması ise bu durumun en önemli göstergeleri hüviyetindedir. Tarihinin ve söylemlerinin yanı sıra, Türkiye’nin kıtadaki birçok devlet tarafından olumlanmasında etkili olan üçüncü faktör ise ülkenin İslam kimliğidir. Batılılar ile olan ilişkinin aksine, din faktörü Türkiye ile Müslüman Afrika ülkeleri arasındaki işbirliğini kuvvetlendirici bir işlev görmektedir. Sonuç olarak bu üç faktör, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Batı’ya yönelik eleştirel üslubu ile birleşince Türkiye, Afrika’da oldukça olumlu bir algı ile karşılanabilmektedir. Cumhurbaşkanı, iş adamları ve bakanların Sudan ve Çad’da gerek resmi temsil düzeyinde gerekse sokaktaki vatandaş tarafından Türk bayrakları ile karşılanması, Erdoğan’ın Sudan meclisinde yaptığı konuşma sırasında konuşmasının sık sık dini söylemlerle bölünmesi ve kendisine mecliste gösterilen ilgi, Hartum Üniversitesi’nde Erdoğan’a fahri doktora verilirken üniversite rektörünün yaptığı adeta tarihe not düşen konuşması ve Sudanlı gençlerin “el-Beşîr İzzunâ, Erdoğan fî kulûbinâ” ve “er-Reis Erdoğan” sloganlarıyla Erdoğan’a gösterdiği yoğun ilgi Türkiye’nin ve Türk Cumhurbaşkanının ziyaretinin nasıl algılandığını ve bölgedeki imajını net bir şekilde gösteren örnekler durumundadır.

Peki, Bundan Sonra Ne Olacak?

Yükselen Afrika’yla Şahlanan Türkiye’nin Stratejik Ortaklığı

Türkiye’nin Afrika’da son 20 yıl içerisinde neredeyse sıfıra yakın bir noktadan başlayarak önemli yol almış durumda olduğu aşikardır. Fakat yine de, son 20 yılda alınan mesafenin yeterli bir mesafe olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir. Zira bölge İngiltere ve Fransa gibi eski sömürgeciler, ABD gibi uzun yıllardır kıtada faaliyet gösteren bir ülke, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya gibi yükselen güçler oldukça etkili politikalar icra etmektedirler ve Türkiye imkânları ölçüsünde kıtada bu gibi devletlerle rekabet etmek durumundadır.  Cumhurbaşkanı’nın Sudan, Çad ve Tunus’a gerçekleştirdiği resmi ziyaretler sırasında gerek devlet adamları gerekse vatandaşlar nezdinde ortaya çıkan atmosfer ülkemizin kıtadaki geleceği adına ümit vericidir. Türkiye’nin de son yıllarda kıtaya bakanlar, başkan ve cumhurbaşkanı düzeyinde artan ziyaretleri ve ilgisi düşünülürse, Afrika’nın Türk Dış Politikasındaki rolü her geçen güç artmaktadır ve uluslararası ilişkilerin yapısı göz önüne alındığında da artmaya devam edecek gibi görünmektedir. Burada üzerinde ısrarla durulması gereken nokta, Türkiye’nin Afrika politikasının uzun vadede sistemli ve kurumsal olarak başarıyla işleyen bir devlet politikasına dönüştürmesinin gerekliliğidir. Türkiye’nin son yıllarda Afrika uzmanı yetiştirmek için gösterdiği çabalar ve bölgeye eğitim amacıyla gönderilen öğrenciler de bu gerekliliğin devlet düzeyinde de dikkate alındığını bizlere göstermektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söz konusu üç ziyaret sırasındaki yaptığı konuşmalarda Afrikalılara önem veren ve Batı’yı eleştiren tavrına karşılık, Afrikalıların da gerek kendisine gerekse Türk heyetine yönelik gösterdiği ilgi düşünülürse, Türkiye’nin yakın zamanda Afrika’da daha önemli adımlar atması gerektiği -ve muhtemelen de atacağı- gerçeği kaçınılmazdır. Başta Müslüman ülkeler olmak üzere bütün kıtada, Türkiye’nin önünde bulunan ticaret ve yatırım imkânları, terör örgütleriyle etkili ve birlikte mücadele ve dış politikada sistemin yapısından kaynaklanan aksaklıklara itiraz edebilmek adına bu ülkelerle müşterek hareket edebilme fırsatları düşünüldüğünde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve beraberindeki Türk heyetinin Sudan, Çad ve Tunus’a gerçekleştirdiği ziyaretlerin önemi daha iyi anlaşılabilecektir.

[Bu röportaj, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Afrika Araştırmacıları Derneği (AFAM) Başkan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Muhammed Tandoğan ile Afrika Araştırmacıları Derneği (AFAM) Araştırmacılarından Hasan Aydın tarafından hazırlanmıştır.]

Ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.milatgazetesi.com/turkiye-yukselen-afrikada-sahlandi-makale,123280.html

Share.

Yazar Hakkında

Dr. Öğr. Üyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi.1986’da Osmangazi’de (Bursa) doğdu. Aslen Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı Ürünlü (Unulla) köyündendir. 2004’te Bursa İpekçilik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nden ve 2009’da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bölüm birincisi olarak mezun oldu. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından verilen yüksek lisans ve doktora bursunu kazarak bu kurumda ‘araştırmacı bursiyer’ statüsünde 3,5 yıl araştırmalarına devam etti. Ayrıca doktora sürecinde T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun bağlı kuruluşu Türk Tarih Kurumu bursiyerliğine hak kazandı. İstanbul Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Kavas’ın danışmanlığında “Osmanlı Devleti’nin Afrika’da Avrupa Sömürgeciliğine Karşı Siyaseti [XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın Başları]” konulu yüksek lisans tezini (2009-2011) ve “Afrika’nın Kuzeyini Güneyinden Ayıran Toplum Tevârikler ve Stratejik Konumları: Osmanlı-Tevârik Münasebetleri” konulu doktora tezini (2011-2015) başarıyla tamamladı. Buna ek olarak Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında Afrika üzerine ikinci doktorasına devam etmektedir. Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922) [Ankara, 2013] başlıklı kitabı yanında Trablusgarp: Hedefteki Ülke Libya’nın Tarihi; Tarih-i İbn-i Galbun&Trablusgarp Tarihi, Osmanlı’dan Günümüze Afrika Bibliyografyası ve Sudan Seyâhatnâmesi gibi Afrika kıtasıyla ilgili ortak kitap çalışmaları, makaleleri, ulusal/uluslararası tebliğleri ve saha ile ilgili raporları/analizleri bulunmaktadır. Türk-Libya Dostluk Derneği’nin genel sekreteri olan Tandoğan, Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu üyesi olup başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.

Yorum Yap