Ruanda Soykırımının Ekonomi Politik Nedenleri

0

Dünya tarihine bakıldığında farklı tarihlerde, benzer nedenlerle soykırımların yaşanmış olduğu görülür. Yalnızca yaşandığı toplumları değil tüm insanlığı ilgilendiren bu soykırımların altında yatan en büyük sebeplerden birisi ırkçılıktır. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan Yahudi Soykırımından sonra tüm dünya soykırımlara karşı“bir daha asla”  sloganını benimsemiştir. Ancak savaşın bitiminden elli yıl sonra Afrika kıtasında yirmi birinci yüzyılın en büyük soykırımlarından birisi gerçekleştirilmiştir. Ruanda soykırımıyla ilgili yapılan çalışmalar genellikle soykırımın ırksal sebepleri üzerinde durmaktadır. Bu çalışmada, Ruanda soykırımı incelenirken ırkçı nedenlerin yanısıra, ülkenin tarihi geçmişi ve soykırım sırasındaki ekonomik durumu irdelenmiştir. Sonuç olarak, yalnızca ırkçı nedenlerle açıklanamayacak durumların varlığı yapılan çalışmaların incelenmesiyle ortaya konulmuştur.

GİRİŞ

Ruanda 12 milyonluk yoğun bir nüfusa sahip Afrika kıtasının en küçük ülkelerinden biridir. Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Brundi, Tanzanya ve Uganda ile komşu olan Ruanda insanlık tarihinin şahit olduğu en korkunç soykırımlardan birini yaşamıştır. Soykırımdan yarar sağlayanlar tarafından Ruanda soykırımı, daha önce toplumda var olan etnik çatışmanın kaçınılmaz sonucu olarak tasvir edilmektedir. Ancak Ruanda soykırımı sırasında yalnızca Tutsiler öldürülmemiştir; Tutsi olan eşlerini, akrabalarını, komşularını ve arkadaşlarını korumaya çalışan ılımlı Hutular da soykırımda hayatlarını kaybetmiştir. Soykırımda ülke nüfusunun %11’i yok olmuş; ülkede bulunan Hutuların % 5’i yine Hutular tarafından öldürülmüştür. Etnik bir sebep olmaksızın öldürülen Hutular soykırımın yalnızca etnik kökenli olduğu tezine karşıdır.

Ruanda, ekonomisine katkı sağlayacak doğal kaynaklara sahip değildir. Ülkenin en büyük gelir kaynağı tarım ve ticarettir. Buna rağmen yapılan tarım modernleşmemiştir, emek gücüne bağlıdır. Ülke nüfusu artarken, bunu karşılayacak ölçüde üretim arttırılamaması toplumun temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmesine sebep olmuştur. Zamanla artan nüfusa karşı önlem alınmaması ülkede iç savaşa ve çatışmalara yol açmıştır.

Sömürge Öncesi Dönem

Sömürge öncesi dönemde Ruanda merkezi bir krallık tarafından yönetilmektedir. Ruanda toplumunda geleneksel olarak üç ekonomik grup vardır: Hutular, Tutsiler, Twalar. Bu üç gruba ait insanlar aynı halktan gelmekte olup aynı kültürü paylaşmakta ve aynı dili, Kinyarwanda, konuşmaktadır. Toplumun %85’ini oluşturan Hutular tarımla uğraşırken, %14’lük Tutsiler  hayvancılıkla uğraşmaktadır. Geriye kalan %1’lik kesimi oluşturan Twalar ise avcılık ve toplayıcılıkla geçinmektedir. Sosyal hiyerarşi içerisinde hayvancılık daha ayrıcalıklı konuma sahip olsa da kast gibi katı bir sistem yoktur, bu gruplar arasında geçişlilik mümkündür.

1800’lü yılların ortalarında Afrika’ya gelen bilim insanları ve etnologlar toplumu incelemiş, ırklar üzerinde çeşitli çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar sonucunda Tutsi ve Hutular etnik ayrıma tabi tutulmuşlardır: Tutsiler daha ince boylu, küçük burunlu ve daha açık tenlidirler; Hutular daha basık burunlu, daha koyu tenlilerdir.

Sömürge Dönemi

  1. yüzyıldaki sömürgecilik hareketleri Ruanda’yı da etkilemiştir. Ruanda’ya gelen ilk ülke Almanya’dır. Almanlar ülkeyi toplumun çoğunluğu katolik bir ülkeye dönüştürmüşlerdir. Bu sayede kiliseler, özellikle eğitim alanında çeşitli seminerler düzenleyerek, toplumda etkin bir konuma gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılan Almanya’nın sömürgesi olan ülke, Milletler Cemiyeti tarafından Belçika’ya verilmiştir.

Belçika sömürgesi döneminde ülke Tutsiler aracılığıyla yönetilmiştir. Bu dönemde topluma dayatılan koşullar, alınan vergiler oldukça ağırdır. Halk bu dönemde Belçika’nın sömürü yönetiminden gelen haksızlıkları, Tutsi yönetiminden kaynaklanıyor gibi algılamıştır. Bu durum da iki grup arasındaki çatışmaların  temelini atmıştır.

1931 yılında, Belçikalılar tarafından herkesin kimliğinde Tutsi ya da Hutu ibaresinin yazması yasal zorunluluk haline getirilmiştir. Toplumdaki sosyo-ekonomik nedenlere bağlı olan ve aralarında geçişlilik sağlanabilen sınıflar, bu tarihten sonra ırksal bir ayrımcılığa dönüştürülmüş ve aralarındaki geçişlilik ortadan kaldırılmıştır.

Belçika’nın sömürü yönetimi sırasında halkın azınlığını oluşturan Tutsiler çeşitli haklara sahip olmuş ve toplumda ayrıcalıklı konuma yükselmiştir. Eğitim hakkı, mülkiyet hakkı gibi bir çok ayrıcalık Tutsilere tanınırken, Hutular tüm bu haklardan mahrum bırakılmıştır. Bu şartlar altında batılı eğitim sistemi ile yetişen Tutsiler, dünya genelinde gerçekleşen özgürlük hareketlerinden etkilenip bağımsızlık hareketine girişmiş ve sömürge yönetiminden kurtulmaya çalışmışlardır. Ekonomik çıkarları kapsamında sömürge devletini kaybetmek istemeyen Belçikalılar toplumda yeni bir dönüşüm süreci başlatarak 1950’li yılların sonlarına doğru Tutsi azınlıkların ellerindeki imkanları Hutulara tanımaya başlamıştır.

1961 yılında kurulan Ruanda Cumhuriyeti, 1962’de bağımsız hale gelmiştir. 1963 yılında, yönetime geçen Hutular yaklaşık olarak 20.000 Tutsiyi öldürmüştür. Süregelen yirmi yıl boyunca, bir milyondan fazla Ruanda vatandaşı, özellikle Tutsiler, komşu ülkelere sürgün edilmiştir. 1973 yılında askeri darbe ile yönetimi ele geçiren Habyarimana döneminde saldırılar bitmiş ve bir istikrar dönemi başlamıştır. Habyarima döneminde Tutsilere karşı ırkçı bir tutum sergilense de şiddet uygulanmamıştır. Bunun yerine Tutsilere karşı, ilkokuldan sonraki parasız eğitime devam edebilmek, işe girebilmek, burs alabilmek gibi konularda, %15’lik kota uygulanmıştır ve bu durum 1990 yılına kadar devam etmiştir.

Habyarimana yönetimi altında, Ruanda’da 15 yıl süren bir refah dönemi yaşanmıştır. Bu süreçte, Ruanda denizaşırı yabancı devletlerin bağış yaptığı en önemli ülke haline gelmiş ve sağlık, eğitim, ekonomik gibi göstergelerde barışçıl bir ülkeyi andırır hale gelmiştir. Ancak 1989’da Ruanda’nın başlıca ihracat kalemleri olan kahve ve çay ihracatı için dünya fiyatlarındaki hızlı düşüş, Dünya Bankası’nın uyguladığı kemer sıkma önlemleri ve güneyde kuraklık nedeni de Ruanda ekonomisinin gelişiminin durmasının arkasındaki önemli sebeplerdir. Bu dönemden sonra yabancı ülkelerin yardımları kesilmiş, ülke ekonomisi kendi kaderine terk edilmiştir.

Dünya genelinde liberalleşme hareketlerinin hız kazandığı soğuk savaş sonrası dönemde, 1990 yılına kadar tek parti tarafından yönetilen Ruanda dış baskılar nedeniyle çok partili hayata geçmek zorunda kalmıştır.

Yurtdışına sürgüne gönderilen Tutsi diasporası başında Paul Kagame’nin olduğu Ruanda Yurtsever Cephesi (Front Patriotique Rwandais/FPR) hareketini ortaya çıkartmıştır. Ekim 1990’da çoğunluğu Uganda ordusuna katılmış olan Tutsi diasporası Ruanda’ya karşı savaş açarak bir toprak parçası işgal etmiştir. Bu döneme kadar önemsenmeyen FPR’ın Ruanda için büyük tehdit oluşturduğu artık kabul edilmiştir. 1993 yılında Paul Kagame ve Habyarimana tarafından Arusha Antlaşması imzalanmış ve temel prensibi ülkeyi demokratikleşmeye götürecek, toplumuun her kesiminin temsil edildiği geçiş tabanlı bir hükümet kurulması olmuştur. Antlaşmanın imzalanmasından sonra, barış sürecinin hayata geçişini sağlamak amacıyla BM Ruanda’ya Roméo Dallaire öncülüğündeki “Mavi Bereliler” adlı gözlemci birliği göndermiştir.

Soykırımın Başlangıcı

6 Nisan 1994 tarihinde Ruanda başkanı Habyarimana ve Brundi geçici  başkanı Cyprien Ntaryamira’yı taşıyan uçak düşürülmüştür. Habyarimana’nın ölümünden menfaat sağlayacak bir çok kişi olsa da uçağın kimler tarafından ve hangi sebeplerle düşürüldüğü hala bilinmemektedir. Uçağın düşürülmesinden bir saat sonra aşırı Hutular, daha önceden detaylıca hazırlandığı anlaşılan planlarını uygulamaya koyarak, Hutu başbakanını ve ılımlı Hutuları öldürmüşlerdir. Hutu muhalefeti ortadan kaldırıldıktan sonra ülke içindeki aşırılar hükümeti ve nefret söylemleri için kullanacakları radyoyu ele geçirdikten sonra Tutsileri yok etmeye yönelik soykırımı başlatmışlardır. Radyolar tarafından yapılan yayınlarda her Hutunun “hamamböcekleri”ni (Tutsilere verilen takma isim) öldürmeleri gerektiğine dair çağrılar yapılmıştır.

İlk cinayetler aşırı Hutulardan oluşan ordu tarafından silahla gerçekleştirilmiş, daha sonra organize bir şekilde sivil halka yayılmıştır. Askerler tarafından kullanılan silahlara karşı, siviller daha çok palaları kullanmışlardır. Kontrol noktaları kurularak kimliklerinde “Tutsi” yazanlar bu noktalarda öldürülmüştür. Tutsiler sözde “güvenli” bölgelere getirilerek buralarda öldürülmüş ya da hayatta kalanlar öldürülmek üzere tespit edilmiştir. En büyük katliamların gerçekleştirildiği yerler Tutsilerin güvenli bölge olarak sığındıkları hastaneler, kiliseler, okullar ve hükümet binaları olmuştur. Bu yerler kuşatılmış, saldırıya uğramış ve içerideki insanlar yakılarak ölüme terk edilmiştir. Soykırım sırasında kurbanların kolları ve bacaklarının kesilmesi, kadınlara tecavüz edilmesi, insanların canlı canlı yakılması, çocukların kuyulara atılması gibi insanlık dışı birçok eylem gerçekleştirilmiştir.

Ruanda Yurtsever Cephesi olarak adlandırılan Tutsilerin önderliğindeki FPR ordusu soykırımın başlangıcından bir gün sonra hükümete karşı askeri operasyonlar düzenlemeye başlamıştır. Soykırımın ülkenin tamamında son bulması 18 Temmuz 1994 tarihinde FPR’in Kigali’yi ele geçirmesiyle gerçekleşmiştir. FPR yeni bir ulusal hükümet kurarak birlik vurgusu yapmıştır. Vatandaşları Hutu ve Tutsi olarak tanımlamak yerine “Ruandalı” olarak tanımlamayı tercih etmiştir.

Soykırımın gerçekleştirildiği Nisan-Temmuz ayları arasında, Ruanda yetkililerine göre 1.2 milyon, BM kaynaklarına göre 800.000 kişi hayatını kaybetmiştir.  FPR’in düzenli bir ordu olduğu ve sivillerin saldırılara katılmasına izin vermediği genel kabul görmüş  gerçektir. Net sayı bellli olmasa da FPR tarafından gerçekleştirilen ölümlerin sayısının 25.000 ile 60.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Soykırımın sonunda yaklaşık 135.000 kişi soykırıma katıldığı gerekçesiyle hapse atılmış, ancak bunların yalnızca bir kısmı yargılanmış ve mahkum edilmiştir. FPR’in zaferinden sonra çoğunluğu Hutulardan oluşan yaklaşık 2.000.000 kişi Kongo, Tanzanya gibi komşu ülkelere kaçmış; çoğunluğu Tutsilerden oluşan sürgündeki 750.000 kişi Ruanda’ya dönmüştür. Soykırımdan iki yıl sonra komşu ülkelere kaçan 2.000.000 kişi,yurtdışında yeni bir diasporanın oluşup ülkenin yeni bir kargaşaya sürüklenmesinin engellenmesi amacıyla Paul Kagame tarafından ülkeye geri döndürülmüştür.

Ruanda’da soykırım yaşanırken BM’in, daha sonra geri çekilecek olan, barış koruma gücü ülkede bulunmaktaydı; Fransa soykırımı gerçekleştiren hükümetin yanında yer alan ve asilere karşı duran bir barış koruma gücü gönderirken; Amerika herhangi bir müdahalede bulunmayı reddetmiştir. Bu sırada yapılan açıklamalarla BM, Fransa ve Amerika Ruanda’da yaşanan durumu kaos, kabile çatışması gibi kavramlarla açıklayarak bunların Afrika’da yaşanması normal bir durum gibi yansıtmışlar ve Ruanda hükümeti tarafından gerçekleştirilen bu katliamlar yok sayılmıştır. 1998 yılında Fransa eski başkanı François Mitterand’ın: “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil”şeklinde yaptığı açıklaması batı dünyasının neden soykırımı engellemeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmayışını açıklar niteliktedir.

Soykırımın Ekonomisi

Soykırımın yaşandığı dönemde Ruanda dünyadaki en yoksul ülkelerden biridir ve yoğun nüfusuna rağmen, küçük toprakları ve dünya pazarında fiyatları gittikçe düşen ürünleriyle gittikçe yoksullaşmaktadır. Savaşın varlığı ve kuraklık nedeniyle gıda üretimi oldukça azalmıştır. Ruanda’daki ortalama nüfus yoğunluğu kilometrekareye 760 kişidir. Gelişmiş ülkeler modern tarım teknikleriyle ülke nüfusunun ihtiyacını karşılayabildikleri gibi ihracat gerçekleştirip ülkeye kazanç getirecek ölçüde üretim yapma imkanına sahipken Ruanda için aynı durum söz konusu değildir. Ruanda, bağımsızlığından sonra artan nüfusuna rağmen tarımda geleneksel yöntemlere devam etmiş modernleşmeyi gerçekleştirememiş, daha verimli ürün çeşitleri geliştirememiş, ihracat ürünlerini arttıramamış ve de etkili bir nüfus planlaması gerçekleştirememiştir. Bu durumda yapılan üretim yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılamakta ya da elde edilen az miktardaki ek üretim yalnızca başkalarını destekleyecek miktarla sınırlı kalmaktadır. Ülke nüfusunun oldukça yoğun olması buna karşın yeterli gıda üretiminin gerçekleştirilememesi İngiliz iktisatçı Malthus’un nüfus üzerine yaptığı çalışmayı akla getirmektedir: nüfus geometrik bir diziye göre hızla artarken (1, 2, 4, 8, 16 …), gerekli gıda üretimi aritmetik diziye göre (1, 2, 3, 4, 5…) artmaktadır ve nüfus artışı ile gıda üretimi arasındaki fark dengelenmezse kriz kaçınılmazdır. Malthus’a göre dengeyi sağlamanın iki yolu vardır: birincisi savaş, sefalet, salgın hastalık gibi ölüm oranlarını yükselten negatif engellerdir; ikincisi ahlaki kısıtlamalar, evliliklerin geciktirilmesi gibi doğum oranlarını düşürmeyi sağlayacak önleyici tedbirlerdir. Ruanda soykımının ırkçı nedenleri dışındaki ekonomik nedenlere bakıldığında Malthus’un nüfus kuramının negatif engellerinin hayata geçirildiği karşımıza çıkmaktadır.

1960-1973 yılları arasında bir çok Tutsi öldürülmüş ya da ülke dışına kaçmıştır. Bu kişilerden kalan arazilerin yeniden dağıtımı, Hutuların en azından kendilerinin ve ailelerinin ihtiyaçlarını rahat bir şekilde karşılayabilecekleri topraklara sahip olmasını sağlamıştır. 1966’dan 1981’e kadar, hem nüfusun hem de tarımsal üretimin artmasıyla kişi başına düşen gıda üretim miktarı artmıştır. Ancak üretim 1980’li yılların sonunda tekrar 1960’ların başında olduğu seviyeye gerilemiştir. 1980’lerin sonunda açlık ülkede yeniden kendini göstermeye başlamıştır. 1989’da bölgesel veya küresel iklim değişikliği ile yerel düzeyde ormansızlaşmanın etkileriyle ortaya çıkan kuraklığa bağlı olarak daha ciddi gıda sıkıntıları yaşanmıştır.

Ruanda soykırımında ırkçı yaklaşımlar halkı nefrete sürüklemekte çok büyük rol oynasa da, soykırım sırasında Hutuların ve Twaların da öldürülmesi tek nedenin ırksal olmadığı izlenimini vermektedir. Nitekim Ruanda’da gözlemci olarak çeşitli çalışmalar yapmış Gérard Prunier’nin yaşanan soykırımla ilgili söylediği şu sözler bu görüşü desteklemektedir: “Öldürülmek üzere olan insanlar topraklara ve aynı zamanda hayvanlara sahip kişilerdi. Bu insanlar öldürüldükten sonra kalan toprakları ve hayvanları birileri sahiplenmek zorundadır. Fakir olan ve nüfusu gittikçe artan bir ülke için bunlar önemsiz sayılabilecek teşvikler değildir.” Prunier’nin görüşme yaptığı eşini ve beş çocuğundan dördünü kaybetmiş Tutsi bir öğretmenin söyledikleri ise şu şekildedir: “Çocukları okula çıplak ayakla yürümek zorunda olan insanlar, kendi çocuklarına ayakkabı alabilecek güçteki insanları öldürdü.”Ayrıca var olan Ruanda topraklarındaki aşırı yoğun nüfustan kurtulmak için savaşın gerekliği olduğunu savunan Ruandalılar vardır. Tüm bunlar soykırımın yaşanmasının altındaki ekonomik sebeplere işaret etmektedir.

Ruanda, soykırım sonrasında toplumdaki “Hutu” ve “Tutsi” ayrımına toplumu “Ruandalı” olarak kabul ederek çözüm bulmuştur. Soykırımı tetikleyen ırkçı sebep ortadan kaldırılmış, toplum ayrımcılık olmadan barış içerisinde yaşamaktadır. Ancak ülkenin yüzölçümünün küçüklüğü, nüfus yoğunluğu gibi daha somut problemlerin çözümü için uygulanabilecek nitelikte politikalar geliştirilememiştir. Yaşanan soykırımın tekrarının engellenmesi ülkenin gelişmişlik düzeyiyle orantılıdır. Toplumun bilinç düzeyinin arttırılması, nüfusun kontrolünün sağlanması ve ekonominin kalkınması toplumsal çatışmayı engelleyecek nitelikteki önlemlerdir.

Share.

Yazar Hakkında

Sivil Toplum Sektörü, Vaka Analisti. Gamze Düzler 1991’de İstanbul, Üsküdar’da doğdu. Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Fransızca Kamu Yönetimi bölümünden 2014 yılında mezun oldu. Hâlihazırda İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler anabilim dalında yüksek lisansına devam etmektedir. Sivil toplum kuruluşunda çalışmaktadır. İngilizce ve Fransızca’yı iyi seviyede bilmektedir. Yoğunlaştığı alanlar, insani yardım, ekonomi politik, Afrika’da soykırımlar ve hak ihlalleridir.

Yorum Yap