Geçmişten Günümüze Afrika

0

Yazar: Prof. Dr. Ahmet Kavas

Afrika Araştırmacıları Derneği (AFAM), Afrika Kitaplığı, Yayın Nu: 1

Kitabevi, II. Baskı, İstanbul 2017, 377 s.

Takdim

Afrika denince çok değil 30-40 sene önce bile ülkemizin gündeminde tuttuğu yer aşılması güç çölleri ve balta girmemiş ormanları, medeniyetle henüz tanışmamış insanları akla gelirdi. Diğer kıtalardaki gibi buranın yerlilerinin de geçen asırlarda medeniyetler kurmalarının üzerinde neredeyse hiç durulmazken, insanlığın geleceğine bu devasa coğrafyanın insanlarının da asırlarca katkı sağladıkları 21. yüzyıla girdiğimiz bir dönemde bile hala hesaba katılmayacak mıdır? Oysaki Afrikalılar tarih boyunca çok güçlü iktidarlar kurmuş olan önemli medeniyetlere ev sahipliği yapmışlar, Asya ve Avrupa’daki muasırlarının gelişmelerinde mutlaka az veya çok pay sahibiydiler. Genelde yer altı ve yer üstü kaynakları dışarıdan gelenlerin medeniyetlerinin kalkınması için kullanılmış, bilhassa bu kıtanın insan gücü bütün asırlar boyunca vazgeçilmez bir zenginlik olarak değerini korumaya devam etmektedir.

Yaklaşık 30 sene önce başladığım Afrika üzerine araştırma yapma çabalarımın ilk döneminde bu kıta üzerinde kurulan medeniyetler, bunları kuran tarihî şahsiyetler, önemli şehir merkezleri ve bilhassa Osmanlı Devleti ile yakın münasebetleri beni çok yönlü ilmî çalışmalar yapmaya sevk etti. Diğer taraftan Avrupalıların 19. ve 20. yüzyıllarda tesis ettikleri sömürgecilik sürecinde Afrikalılara yaptıkları eziyetler unutulacak gibi değildi. Doğuda Afrika Boynuzu olarak bilinen bugünkü Etiyopya ile Batı Afrika’da Liberya ismiyle bilinen ülke hariç kıtanın tamamı İngiltere, Fransa, Portekiz, İtalya, Almanya, Belçika ve İspanya dahil yedi Avrupa ülkesi tarafından 1884 yılı sonlarında Berlin’de toplanan ve aylarca süren konferans neticesinde 1885 yılı başında nihai kararlar alınarak paylaşılmış, bu sürece uygun takip edilen siyasetle 50 yıl içinde son bölgesine kadar istila edilmişti. 1960’lı yıllarda aniden verilen bağımsızlıklar dahi bu kıta yerlilerinin menfaatlerinden çok eski sömürgecilerin işine yarayacak şekilde düzenlendiğinden son yirmi yıla kadar kendilerinin kalkınmalarına yaracak gelişmelere pek rastlanmadı. Daha da kötüsü günümüzde bir türlü son bulmayan Cezayir-Fas; Sudan-Güney Sudan; Uganda-Ruanda-Demokratik Kongo Cumhuriyeti arasındaki gerginlikler gibi kıta ülkeleri arası kavgalar şimdilerde tam veya kısmen yatıştı. Birçoğunun yıllardır kıtaya kan kusturduğu Sudan’da Darfur, Mali’de Azavad, Senegal’de Kazamans, Somali’de bölünme, Ortaafrika’da dinler arası gerginlik: Çad gölü havzasında Boko Haram; Mağrip’te el-Kaide, Somali’de eş-Şebab terör örgütlerinin merkezi hükümetlerle yaşadıkları iç kargaşalar henüz devam edecek gibi görünüyor.

1990’lı yılların başında bütün vaktimi bu kıta üzerine hasredip başlangıç seviyesinde bilgiler öğrenmeye giriştiğimde bugünkü adıyla Paris Denis Diderot Üniversitesi Tarih, Coğrafya ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde[1] kıtayı bir bütün olarak tanımaya gayret gösterdim. 1996 yılı Mayıs ayında doktora çalışmamı tamamlayıp İstanbul’a döndüğümde Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı İslâm Araştırmaları Merkezi’nde araştırmacı olarak ilk akademik eserlerimi vermeye başladım ve burada sadece ülkemiz insanına değil, bütün insanlığa temel kaynak olması için büyük bir fedakârlıkla hazırlanan İslâm Ansiklopedisi için telif ettiğim Afrika maddeleri her geçen gün ufkumu daha fazla açtı. 2002 yılında doçentlik çalışmamda daha ziyade yüksek lisanstaki gibi Libya’da Fizan bölgesi üzerine yoğunlaştım. 2000’li yıllarda farklı tarih ve genel kültür dergilerinde Afrika üzerine yazılarım ve makalelerim yayımlandı. Özellikle 2005’i “Afrika’ya Açılım Yılı” ilan eden hükümetimizin aldığı her karar resmi kurumların bu kıtaya ilgisini artırdığı gibi sivil toplum kuruluşlarının ise daha önce başlayan faaliyetlerini epeyce cesaretlendirdi. 2006 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü’nde öğretim üyesi olarak başladığım akademik hayatımın ikinci kısmında Müslümanların genel tarihi içinde Afrika’nın önemine fazla vurgu yaparak daha yakından ilgilendim, sonucunda ise yüksek lisans ve doktora öğrencilerimizin bu kıtaya ilgilerini çekmeye gayret ettim. 2008 yılında ise Afrika konusunda danışmanlıkta bulunmak üzere Başbakanlık Müşavirliği görevi vesilesiyle özellikle güncel konulara daha fazla alaka göstermem gerekti. 2009 yılında profesörlük unvanı almamın ardından 2011 yılı sonuna kadar aynı fakültede ve de Başbakanlık’taki görevime devam ettim. 2011 yılı Ekim ayında ise İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümüne geçiş yaparak burada da akademik çalışmalarımı Afrika üzerine devam ettirmeye başladımsa da Dışişleri Bakanlığı’nın 2012 yılı Ağustos kararnamesi ile Afrika ülkelerinden Çad Cumhuriyeti’nin başkenti Encemine’ye büyükelçi olarak tayin edildim. 14 Mart 2013 tarihi itibarıyla da güven mektubumu Çad Devletbaşkanı İdris Deby ITNO’ya takdim ederek büyükelçilik görevime resmen başlamış oldum. Afrika’ya yüksek lisans öğrencisi iken başlayan ilgim doktora tezi, araştırmacı, öğretim üyesi, müşavir ve nihayet büyükelçi olarak devam etti. 2015 yılı Ağustos ayında ise İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki görevime döndüm ve dekan olarak ülkemizin yeni nesil akademisyenleriyle halkımızın bu kıta konusundaki bilinçlenmesine katkı sağlamaktayım.

Her geçen gün daha fazla ilginin arttığı bu kıta konusundaki basılı veya henüz basılmamış haldeki ilk yazılarımdan oluşan Geçmişten Günümüze Afrika başlıklı ilk kitap denemem 2005 yılında Kitabevi Yayınları arasında basıldı. Ardından daha da genişleterek makaleleştirdiğim çalışmalarım da Osmanlı-Afrika İlişkileri başlıklı kitabımda yine aynı yayınevi tarafından 2011’de birinci, 2013’te ikinci, 2015’te üçüncü baskısı yapıldı.

Günümüzde Afrikalı çocuklar sadece Nelson Mandela’yı tanıyarak büyümüyorlar. Onların tarihlerinde iz bırakan büyük şahsiyetler var ve çoğu bunları kıta medeniyetinin müşterek kahramanları olarak görüyorlar. Özellikle bunlardan 14. yüzyılın başında Batı Afrika’nın yegâne devlet adamı olan Mali Sultanı Kankan Musa’nın (Mensâ Mûsa[2] da denmektedir) ismi bu kıtanın unutulmayanları arasında geçmektedir. Sadece kendi coğrafyasında değil hac seyahati esnasında Mısır ve Hicaz’a sadaka olarak getirip dağıttığı altınlar hem Memlüklü hanedanı ve Kahire halkının, hem de Hicaz halkının uzun yıllar refah içinde yaşamalarına sebep olmuştu. Mekke ve Medine’den yanına aldığı ilim ehli kimselerle Mısır’daki Memlüklü Türklerinden aldığı askerleri Mali’ye kadar götürmüş ve her alanda onlardan istifade etmişti.

Osmanlıların Afrika’nın önemli bölgelerini hâkimiyetleri altına almaları bir fetih hareketinden ziyade asırlardır burada yaşayan Müslümanların yardım çağrılarına yetişerek onları düşmanlarının saldırılarına muhafaza etmeleri şeklinde gerçekleşmişti. Böylece 16. yüzyılın başından itibaren kıtanın kuzeyini İspanyolların, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu sahillerini ise Portekizlilerin işgallerinden korudular. Endülüs’teki Müslüman hâkimiyeti Afrikalıların varlığı için önemliydi. Avrupa’nın Afrika’ya en yakın parçası olan İspanya üzerinden gelebilecek bütün saldırıların önündeki en büyük engeli oluşturuyordu.

Afrikalılar da Avrupa’daki bu Müslüman hâkimiyetinin bilhassa Murabıt ve Muvahhid hanedanlıklarının desteğiyle birkaç asır daha devam etmesine büyük katkı sağladılar. Aynı durum Osmanlı Devleti için de geçerliydi. Endülüs’ün tamamen yok olmaya başladığı dönemde Avrupalılara karşı devasa kıtanın kuzeyinde, doğusunda ve iç bölgelerindeki yerlileri Osmanlılar korudular. Kuzey Afrika’da İspanyolların, Doğu Afrika’da ise Portekizlilerin yakıp yıktıkları şehirlerin bir kısmı yeniden ihya edildi. Bunlardan bugünkü Tunus’un Akdeniz sahilindeki Mehdiye[3] şehri ile Kenya’nın tarihi liman şehri Mombasa’nın[4] Osmanlı tarihindeki yerlerinin mutlaka bilinmesi gerekmektedir. Birincisi uzun asırlar Osmanlı denizcilik tarihi açısından önemli bir yer iken, ikincisi üç beş yıllık bir süre için de olsa Osmanlı idaresine girmesi hala unutulmuş değildir.

Bizi Afrika’ya bağlayan hususların başında yaklaşık bin yıldan fazla bir süredir Türklerin Afrika’daki var olma mücadelesi gelir. 9. yüzyılda Tolunoğulları ile başlayan, İhşitler, Eyyûbiler ve Memlüklerle devam eden, nihayet Osmanlıların kıtanın en önemli noktalarını kendilerine bağlamalarıyla en üst seviyeye çıkan bu bağlılığın başlıca kaynağı insan unsurudur. Yaklaşık dört asır binlerce Anadolu insanı bu kıtaya çoğu zaman gönüllü asker ve denizci olmak için akın etti. Bunların önemli bir kısmı oraları yurt edinip yerli Arap ve Berberi kadınlarla veya Endülüs’ten kurtardıkları Müslümanların kızlarıyla evlenerek aile sahibi oldular. Kısa zamanda yeni bir nesil doğdu ve bunlara Kuloğlu dendi. Zaman zaman müstakil kasabalarda yaşayan Türk soylu bu insanlar, yerli halk ile Osmanlılar arasında her iki toplumun da akrabaları olmaları dolayısıyla adeta bir köprü vazifesi gördüler.

Türkçemizde bir sözü, ne manaya geldiğini pek bilmeden çok fazla kullanırız. “Fizan’a gitsen bulurum” dediğimizde bir daha görmemizin neredeyse imkânsız olduğu kişiyi her şeye rağmen bulabileceğimizi anlatmak isteriz. Oysaki Fizan, eldorado, yani bir hayal ülkesi, yalancı cennet olmayıp bugünkü Libya Devleti sınırları içinde ve yüzölçümü neredeyse Türkiye topraklarına eşit seviyede çöllerle kaplı arazisinde sınırlı yerleşim yerlerinin bulunduğu geniş coğrafî bölgenin adıdır. Burada Osmanlı döneminde yüz kadar köy ve kasaba vardı. Bunların birçoğunda mahalli memurlar görevlendirilirken Merzuk gibi sancak merkezine ve buna bağlı kazalara hem Anadolu’dan, hem de diğer Arap vilayetlerinden devlet görevlileri ve asker sevk edilmekteydi. Avrupalılar Afrika’nın yerli sultanlarının saraylarında tonlarca altın bulma hayaliyle dolaşırken, Osmanlı memurları Fizan’ın kasabalarındaki yıkık duvar diplerinde bulunan ve tedavülden düşen sikke altınları İstanbul’daki darphaneye göndererek yenileriyle değiştirip sahiplerine iade ediyorlardı. Yine Fizan’da hem asker hem de kaymakam olarak görev yapacak olan Abdülkadir Cami Bey’in Osmanlı’nın elinden çıkan bu son vilayetindeki maceralı hayatı bizim bu kıtayı ne kadar önemsediğimizin açık bir delilidir.

Osmanlı Devleti bu kıtada en zoru bile başarmış ve sınırlarının bir diğer ucu da Uganda’ya kadar uzanmış ve Mısır vilayeti sınırları içindeki Sudan’ın en güneyini Hattıistivâ Müdiriyeti adı altında hâkimiyeti altında kabul etmiş, yani Nil Nehri’nin Viktorya Gölü’ne kadar ulaşan yatağını takip ederek bugünkü Ekvator kuşağına kadar inmişti. Buraya ilk defa İngiliz Samuel Baker’i tayin eden Mısır Hıdivi daha sonra Ekvator valiliğine başka bir İngiliz olan Charles Gordon’u, diğer yabancı asıllı ve “paşa” unvanı taşıyanları, bazen de İbrahim Fevzi Paşa gibi merkezden idarecileri göndermişti. Son olarak ise Ekvator valisi yapılan Prusya asıllı ve Müslüman olduğu da iddia edilen Mehmed Emin Paşa tayin edilmişti. İçlerinde maceralı bir ömür süren bu kişinin hayatı, bugünkü Tanzanya sınırları içinde Almanya’nın sömürgeci emelleri için mücadele ederken son buldu. Fakat onun hayatı Osmanlılar için yeteri kadar anlaşılamadan pek çok sırlarla dolu olarak Viktorya Gölü kıyısında bitti.

Arap asıllı Müslümanlar dinî konularda kendilerine rehberlik edenlere şeyh derken Berberiler ve bunların tesirinde kalan Batı Afrikalı Müslüman toplumlar ise manevî önderlerine murâbıt kelimesiyle aynı manaya gelen “marabu” demektedirler. İsmini 11-12. yüzyıllarda Kuzeybatı Afrika’da ve Endülüs’te güçlü bir hâkimiyet tesis eden Murâbıtlar Devleti’nden aldıkları iddia edilmektedir. Bu insanlar tarih boyunca Batı Afrika’nın manevî önderleri oldular. Özellikle Fransızlar başta olmak üzere Avrupalılar Afrika’nın dört bir tarafından istilaya başladıklarında Batı Afrika’da karşılarında toplumları sürükleyen kimseler olarak bu zevâtı buldular. Kısa zamanda onlardan kurtulmak için hepsini birer birer fişleyip etkisiz hale getirmeye karar verdiler. Günümüzde Batı Afrika toplumlarında marabuların gücü azalmışsa da geçen asırda bölgede İslâm’ın yaşanmasındaki destanlaşan gayretleri unutulacak gibi değildir. İçlerinden Malili Şeyh Hamahullah isimli tanınmış bir marabu Fransızlar tarafından üzerinde en fazla baskı kurulan şahsiyetlerin başında gelir. Sürgüne gönderildiği her yerde etrafında büyük kitleler toplayınca bu defa kendisine Afrika kıtasının herhangi bir yerinde yaşama hakkı çok görüldü. Sonunda İkinci Dünya Savaşı esnasında Almanlar için Yahudi toplama kampları kuran Fransızlar tarafından güney Fransa’daki bir kampa kondu ve çok geçmeden çilesini burada tamamlayarak vefat etti.

Bizzat Avrupalılarca “Kara Napolyon” olarak vasıflandırılan ve Afrikalı Müslümanların 19. yüzyılın son çeyreğinde yetiştirdiği gözü pek savaşçı ve devlet adamlarından birisi hiç şüphesiz Râbih b. Fazlallah’tı. Osmanlı-Mısır idaresi döneminde Sudan’da doğan ve İstanbul’dan kendisine kaymakamlık makamı ve paşalık unvanı verilen Sudan asıllı Zübeyir Rahmet Paşa’nın yanında yetişen Râbih, İngilizlerin 1882 yılında ülkelerini işgale başlamaları üzerine emrindeki binlerce askerle Afrika’nın merkezinde yer alan Çad Gölü bölgesine ilerledi. Buradaki tarihî sultanlıkların tamamını hâkimiyeti altına alırken Avrupalıların bugünkü Çad, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Nijerya ve Nijer devletlerinin çevrelediği bölgeyi istilasını en az yirmi sene geciktirdi. “Râbih İmparatorluğu” dedikleri onun idaresindeki topraklar kendisinin savaş alanında şehit düşmesiyle kısa zamanda Fransızlar, İngilizler ve Almanlar tarafından işgal edildi.

Avrupalılar 16. yüzyılın başında Afrika’nın güneybatı ve doğusundaki Hint Okyanusu sahillerinden milyonlarca insanı köleleştirerek Güney Amerika, Karaib Denizi ve Hint Okyanusu Adaları gibi çok uzak yerlerde istila ettikleri arazilerde çalıştırmak üzere götürdüler. 19. yüzyılın ortalarına kadar Afrika’dan köle olarak uzaklaştırılan insanların sayısının yirmi milyonun üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Köleliği uluslararası anlaşmalarla yasaklayan Avrupalılar bu defa Afrikalıları birbirlerine işçi statüsüyle pazarlamaya başladılar. Özellikle Portekiz’in Güney Afrika’daki madenleri işleten İngilizlere, Reunion ve Moritus Adalarını verimli arazileri ve Hint Okyanusu’ndaki hayatî konumları dolayısıyla elinde tutmaya devam eden Fransızlara binlerce Mozambikliyi bu yolla verdiği bilinmektedir. 20. yüzyılın başına gelince Avrupalılar dünyada benzeri görülmemiş bir savaşa doğru mesafe alıyorlardı. Daha önce Afrika’yı istilaları esnasında kullandıkları yerli askerlere Almanlar ve İngilizler kıtanın doğu bölgelerinde “laskar” derken, Fransızlar batıdaki sömürgelerinde “Senegalli Nişancılar” adını vermişlerdi. Sayıları milyonları geçen Afrika yerlisi bu askerler başta Avrupa’daki cepheler olmak üzere Uzakdoğu’da, hatta Çanakkale’de Osmanlı’ya karşı savaştırılmak üzere cephelere sürüldüler. İkinci Dünya Savaşı sırasında aynı durum başka cephelerde tekrar edildi. Kuzey Afrika’dan ve diğer bölgelerden Avrupalıların topladığı Afrikalı askerler cephelere sürüldü ve çoğu ülkelerine dönemeden savaş alanlarında veya yolculuk sırasında öldü. Bir zamanlar köleleştirdikleri insanları, bağımsızlık öncesinde de kendi yerlerine ölüme göndermekten çekinmemişlerdi. Bu askerlerin içinden bazıları sömürgecilik sonrasında Avrupalıların kıta üzerindeki taleplerinin devamı için en üst düzey yönetici yapıldılar. Ugandalı İdi Amin Dada bu askerlerden sadece birisidir. İktidarı tamamen eline geçirmesinin ardından İslâm ülkelerine yakınlaşması ve bilhassa yerliler arasında bu dinin yayılması için gayret göstermesi Avrupalıların kendisine karşı cephe almasına sebep oldu. Zaten karışık olan ülkede işlenen katliamların baş sorumlusu ilan edilerek ülkesinden uzaklaştırılması büyük bir zafer olarak ilan edildi, ama Uganda ondan sonra da huzuru bir türlü yakalayamadı.

Doğu Afrika’nın da kıtanın kuzeyine göre Osmanlı Devleti için kıymetli bir bölge olduğu pek bilinmemektedir. Aslında kıtanın bu bölgesinde iktidarı 17. yüzyılda ele geçiren Arap yarımadasının güneydoğu ucundaki Uman sultanlığına bağlı hanedanlar ve onların idaresindeki topraklar Osmanlı Padişahını zaman zaman halifeleri olarak gördüler. Bugün başkenti Kinşasa olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusundaki toprakları 19. yüzyılın ikinci yarısında ele geçiren Uman asıllı Tippo Tip lakaplı Hâmid b. Muhammed el-Mürcibî’nin kurduğu emirlik bölgenin medeniyete açılmasında büyük bir katkı sağladı. Hayatının son günlerinde İstanbul’a gelerek İkinci Abdülhamid’e bağlılığını bildirmeyi arzulayan Kongo’nun fatihi el-Mürcibî 1905 yılında bu dileğini gerçekleştiremeden vefat etti. Onun sayesinde bölgeyi tanıyan Avrupalılar burayı Belçika Kralı İkinci Leopold’ün özel mülk edinmesine destek çıktılar. Böylece buradaki Müslüman gücü kırıldı ve bilhassa misyonerlerin bitmek tükenmek bilmeyen gayretleri sonucu halkının önemli bir kısmı Hıristiyanlaştırıldı. Bağımsızlık sonrası hemen hemen hiç huzur ortamı bulamayan Afrika’nın Cezayir’den sonra en geniş yüzölçümüne sahip bu ülkesi kaynamaya devam ediyor. Çünkü yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından bu bölge hala çok zengindir.

Afrika’nın kanayan yarası sadece Demokratik Kongo Cumhuriyeti değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nin köleliğin yasaklanmasından sonra Batı Afrika’da kurduğu ve adı “hürriyet ülkesi” manasına gelen Liberya’da yaklaşık iki asırdır yerli halk azatlı kölelerin soyundan gelen idarecilerin zulmü altında inlemektedir. Diğer taraftan Afrikalıların çileleri sadece asli vatanlarında değil köle olarak götürüldükleri Haiti’de asırlardır devam ediyor. 19. yüzyılın ilk yıllarında Napolyon’un kırk bin kişilik ordusunu yenerek Fransa’dan bağımsızlığını alan ve dünyada ilk modern siyahi devleti kuran bu ülke bilhassa 2000’li yılların başında büyük bunalım geçirdi. On milyon civarındaki nüfusunun tamamına yakını Afrika asıllı olan bu ülke epeyce bir süre dünya gündemini meşgul etti ve etmeyi sürdürecek gözükmektedir.

Osmanlıların Afrika’da en tesirli oldukları eyaletlerin başında hiç şüphesiz Cezayir gelmektedir. Hem o dönemde İspanya’ya yakın olması, hem de başta denizcilik olmak üzere birçok alanda diğer eyaletlerden kuvvetliydi. Bugün Afrika kıtasının yüzölçümü itibarıyla ikinci büyük devleti olan Cezayir’de etnik ayrımcılık tahrik edilerek bir Kabiliye meselesi iyice gün yüzüne çıkartıldı. Osmanlılar zamanında bu insanların yaşadığı bölge ile de sıkı münasebetler tesis edilmişken Fransız sömürgeciliği ile birlikte bunların farklı kimliği devamlı öne çıkartıldı. Bağımsızlık sonrası alevlenen bu kimliği taşıyan insanların mücadelesi merkezi idareyle epeyce sıkıntılı anlar yaşanmasına sebep oldu. Ülke 2010’lu yıllarda iç huzuru sağlayarak kanatılan bu yarasını iyileştirmeyi başardı.

Afrikalıların Osmanlı’ya karşı bağlılığı Hint Okyanusu üzerindeki adalara kadar uzanıyordu. Bunlardan Madagaskar ve Moritus adalarındaki bir avuç Müslümanın 1877 Osmanlı-Rus Harbi ve Kurtuluş savaşı esnasında aralarında topladıkları paraları İstanbul’a ve daha sonra Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kadar göndermeleri büyük bir kardeşlik örneğiydi. Moritus Müslümanları bunun karşılığında Osmanlı Devleti’nden adadaki resmi günlerde giymek için kıyafet isterken, Madagaskarlı Müslümanlar ise Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanını duyunca sevinçten Fransız sömürgesi adanın her tarafını bir hafta Türk bayraklarıyla donatmışlardı. Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı mirasını başka bir tarzda devir alarak bu adaya Türk Hava Yolları seferlerini 2015 yılı Aralık ayında İstanbul ile Hint Okyanusundaki bu ada devletiyle doğrudan uçuşları başlattı.

Batı Afrika’nın Paris’i olarak tarif edilen Dakar’da yaşayan Osmanlılar için bir konsolosluk ihdas edilmişti. Burası Fransız Batı Afrikası Genel Valisi’nin ikamet ettiği yer olduğu için bilhassa Suriye ve Lübnan’dan çok sayıda Osmanlı vatandaşı buraya göçmüş ve hayatlarını burada kazanıyorlardı. Ne var ki bunların meselelerini görmesi için buraya konsolos tayininde sıkıntı yaşanıyordu. Fransızlar Osmanlıların teklif ettiği İngiliz asıllı konsolosun kendi siyasi anlayışına ters düşeceğini ileri sürerek devamlı olarak Osmanlı konsoloslarının kendilerinden birisinin olmasını tercih ediyorlardı. Çok değil 2008 yılı öncesinde Kuzey Afrika’daki Mağrip ülkeleri ile Mısır haricinde elliye yakın siyah Afrika ülkesinde bir elin parmakları kadar az ülkede diplomatik temsilciliğimiz vardı. Belirlenen yeni Afrika siyaseti neticesinde kısa zamanda bu sayı 39 ülkeye ulaştırıldı.

Geçmişten Günümüze Afrika adlı bu eserimizde yer alan konuların tamamına yakınında mutlaka Osmanlı ile yaşanan süreçlere az veya çok yer verilmiştir. Sebebi 1977 yılında Müslüman olan Vincent Monteil yakinen tanımamdı. Kendi ön ismine Arapça’daki karşılığı olan “Mansur” ismini ekleyerek ondan sonraki eserlerini “Vincent-Mansour Monteil” olarak yayınlamaktaydı Onun Afrika’yı Fethetmekte Olan Bir Din: Siyah İslam[5] başlıklı eserinin önsözünde Osmanlı Arşivi’ndeki Afrika ile ilgili belgeler okunup değerlendirilmeden kıtanın tarihindeki boşluklar doldurulamaz tespitine hep önem verdim. İşte yaptığımız tüm çalışmalarda eğer bu boşlukları doldurma konusunda mesafe alabilirsek bu bizi mutlu edecektir.

Türkler Ortadoğu bölgesine geldikleri 9. yüzyılın başından itibaren Afrika kıtasına da hızla geçerek önemli bir varlık gösterdiler. Osmanlı Devleti zamanında zirveye çıkan Afrika’daki var olma mücadeleleri Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte uluslararası diplomatik ilişkilerin sürdürülmesi şeklinde devam etmektedir. Fakat bilhassa son yıllarda özel girişimcilerin daha fazla ilgi duyduğu Afrika kıtası çok sayıda insanımıza yeni imkânlar sunmaktadır. 1990’lı yılların başında Mali Cumhuriyeti’nin başkenti Bamako’da karşılaştığım bir Türk akademisyenin varlığı beni epeyce duygulandırmıştı. 1980 sonrası üniversitedeki görevine 1402 sayılı kararla son verilen bu doçentimiz Amerika Birleşik Devletleri adına Afrika’nın kuraklığa karşı mücadelesi için faaliyet gösteren bir kuruluş adına çalışıyordu. İşi gereği Ruanda, Kamerun, Kongo ve Mali devletlerinde yaklaşık on senedir çalışıyordu. Türklük ve Müslümanlık konusunda fazla bilgi birikimi olmadığını ifade eden bu insanımız daha o dönemde Afrika’da Müslümanların yaşadığı bölgelerle diğerleri arasında büyük bir medeniyet farkı olduğunu bizzat yaşayarak tecrübe ettiğinden bahsetmişti. Mesela kuzey bölgesi tamamen Müslüman nüfusa sahip olan Kamerun’un güneyine göre çok daha emniyetli olduğunu, yine nüfusunun tamamına yakını Müslüman olan Mali Cumhuriyeti’ni ise Afrika’daki en güvenli ülke olarak görüyordu.

Türk insanı son yirmi senede hedefleri doğrultusunda büyük mesafe almış ve düne kadar birçok Afrika ülkesinde belki sadece bir vatandaşımız bulunurken bugün pek çok alanda faaliyet gösteren insanımıza kıtanın her tarafında rastlamak mümkündür. Yirmi beş sene önce Dakar’da ayakkabı dükkânı olan bir Türk vatandaşı varken artık bu şehirde ve Afrika’nın bazı üniversitelerinde gençlerimizin okuduğunu biliyoruz. T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ile birçok devlet ve özel üniversitemiz ise binlerce Afrikalı gence ülkemizde okuma fırsatı vererek kıta ile aramızda geleceğe yönelik insan merkezli sağlam ilişkiler ağını örmektedirler.

Geçmişten Günümüze Afrika isimli bu kitap biraz Afrika tarihine, biraz kendi tarihimize bir ışık tutabilirse hedefine ulaşmış demektir.

[1] Uzun yıllar kısaca Paris 7 Üniversitesi (Université Paris 7) veya kampüs alanının önündeki metro istasyonunun ismine istinaden Jussieu denilen üniversite. 1990’lı yılların ortasında bazı üniversitelerin adı değiştirilirken buraya da meşhur Fransız düşünürü Denis Diderot’un adı verildi.

[2] Ahmet Kavas, “Mensâ Mûsa”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA),  c. 29, s. 146-148.

[3] Kavas, “Mehdiye (Tunus)”, DİA,  c. 28, s. 387-389.

[4] Kavas, “Mombasa” , DİA,  c. 30, s. 268-271.

[5] L’Islam noir: Une religion à la conquête de l’Afrique, Edi. Seuil, Paris 1964, 367 s.

Share.

Yazar Hakkında

Prof. Dr., İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi. 1964 yılında Vezirköprü’de doğdu. Merzifon İmam-Hatip Lisesi (1982) ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde (1987) eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye Diyanet Vakfı bursuyla yüksek lisansını (1991) ve doktorasını (1996) Paris’te tamamladı, aynı yıl Üsküdar’da İslam Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) araştırmacı olarak çalışmaya başladı. 2002’de doçentlik unvanı aldı. 2006 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü öğretim üyesi ve bölüm başkanı oldu. 2008-2011 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık’ta Afrika ile ilgili konularda müşavir olarak görev yaptı. 2009 yılında profesörlük unvanı aldı. 2011 yılı Eylül ayında görev değişikliği yaparak İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyasi Tarih Anabilim dalına geçiş yaptı. 2013 yılı Mart ayında Afrika ülkelerinden Çad Cumhuriyeti’nin başkenti Encemine’de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk büyükelçisi olarak göreve başladı ve iki buçuk yıl bu görevini sürdürdükten sonra 2015 yılı Ağustos ayında İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanı olarak tayin edildi. Batı Afrika Ülkelerinden Mali Cumhuriyeti’ndeki ilk ve öğretim seviyesindeki özel eğitim kurumları medreseler üzerine hazırladığı doktora çalışması IRCICA tarafından L’enseignement islamique en Afrique francophone: Les médersas de la République du Mali adıyla Fransızca olarak 2003’de İstanbul’da basıldı. Geçmişten Günümüze Afrika (Kitabevi, İstanbul 2005); Osmanlı-Afrika İlişkileri (Kitabevi, İstanbul 2011/1. baskı, 2013/2. baskı, 2015/3. baskı); Les relations turco-tchadiennes: La politique ottomane en Afrique centrale (TİKA, İstanbul 2014) adlı kitaplarının yanı sıra Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi-İSAM tarafından yayımı tamamlanan İslam Ansiklopedisi için önemli kısmı Afrika hakkında 95 madde yazdı. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde “Afrika”, “Osmanlı Afrikası”, “Osmanlı-Fransa Münasebetleri” ve “Osmanlı’da Dini Hayat” üzerine araştırmalar yapmakta olup bu konularla ilgili basılmış kitapları, farklı dergilerde bu konular hakkında çok sayıda makalesi, yurt içi ve yurt dışında düzenlenen ilmi toplantılarda takdim ettiği tebliğleri yayımlanmış bulunmaktadır. Evli ve üç çocuk babası olup Arapça, Fransızca ve İngilizce yanında Paris Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Milli Enstitüsü’nde (INALCO/Institut National des Langues et Civilisations Orientales) eğitimini aldığı Bambara ve Volof Afrika yerel dilleri ile ilgili dersleri takip etmiştir. Prof. Dr. Ahmet Kavas, hâlihazırda Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu başkanlığı görevini yürütmektedir.

Yorum Yap