Libya’da Arap Baharı’nın Kışa Dönmesi ve Türkiye’nin Diplomatik Hamleleri

0

Arap Baharı’nın kışa döndüğü birçok ülkede olduğu gibi Libya’da da sular durulmuyor. Kaddafi’nin iktidardan edilmesi ve linç edilerek öldürülmesinin ardından istikrarın bir türlü sağlanamadığı ülkede, ortaya çıkan iş savaş ortamı ve siyasi bölünmüşlük Libya dışından aktörlerin sürece müdahale etmesiyle birleşince, işler iyice içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Ülkede terör saldırıları ve iç çatışmalar bitmek bilmiyor. En son 4 Kasım’da Libya’nın Zaviye bölgesindeki Sabratha şehrinde meydana gelen saldırıda, Bingazi Şura Meclisi’nin bir üyesi öldü, bir diğer üyesi de yaralandı. Üstelik dış aktörlerin Libya’ya yönelik olarak gerçekleştirdiği siyasi müdahaleler ve alan kazanma çabaları, ülkedeki mevcut durumu iyileştireceğine daha da kötüleştiriyor. Gelinen noktada, ülke halkı ve uluslararası toplumun birçok üyesi Libya’nın geleceği ile ilgili soru işaretlerini oldukça karamsar bir yaklaşım tarzı ile ele alıyor.

Peki, Libya’da ne olmuştu? Kuzey Afrika’daki halkların daha fazla adalet ve demokrasi talebiyle başlattığı, Arap Baharı olarak adlandırılan ve çoğu kez silahlı çatışmalara evirilen protesto gösterileri, 2010 yılının sonunda, 42 yıldır Kaddafi tarafından yönetilen Libya’ya da sıçramıştı. Ülkede iktidar güçleri ile muhalifler arasında silahlı mücadeleye dönüşen gösteriler devam ederken, Fransa’nın başkenti Paris’te 19 Mart 2011 tarihinde Libya’nın mevcut durumu ve geleceği hususunda düzenlenen uluslararası toplantı, Libya’ya uluslararası bir müdahalenin kıvılcımını yakmıştı. “Sivillerin güvenliğini sağlamak” söylemi üzerinden Libya’ya uluslararası bir müdahale gerçekleştirilmesi ve halkına karşı “acımasızca” davrandığı iddia edilen Kaddafi rejiminin devrilmesi için hazırlıklar yapılırken, aynı gün içinde işi bir oldu-bittiye getirme çabası içerisine giren Fransız uçakları Kaddafi güçlerini bombalamaya başladı. Neticede 42 yıldır ülkeyi yöneten Kaddafi ve onun rejimi nispeten kısa sayılabilecek bir zaman içerisinde tarihe karıştı.

Siyasi Bölünmüşlük ve Çift Meclisli Yapı

“17 Şubat Devrimi” olarak adlandırılan ve Muammer Kaddafi’nin devrilmesiyle sonuçlanan sürecin ardından Geçici Ulusal Konsey adını taşıyan bir yönetim Trablus’ta iktidarını bir süreliğine ele geçirdi. Ülke tarihinde ilk kez, 7 Temmuz 2012’de meclise girecek isimlerin belirlenmesi amacıyla yapılan seçimlerin hemen ardından Geçici Ulusal Konsey, yerini Milli Genel Kongre’ye devretti ve Libya’da halkın iradesiyle işbaşına gelmiş bir hükümet tesis edildi. Ne var ki, seçimlerin yapılması ülkede istikrarın sağlanması anlamına gelmiyordu. Bilakis, farklı odakların iktidarı ele geçirme mücadelelerinin neticesinde Libya daha da karıştı. Örneğin, uzun yıllar ABD’de yaşayan, daha sonrasında 2011’de Libya’nın Bingazi kentine gelen ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Mısır’dan güçlü destek alan emekli General Halife Hafter’in 2014 yılının Mayıs ayında Libya’da otoriteyi ele geçirmek maksadıyla Zintan merkezli milis gruplarla başkent Trablus’a yönelik başlattığı askeri girişimler, Trablus ve Misurata’daki gruplarla birlikte hareket eden Trablus yönetimince engellendi. Yaşanan bu karışıklığın ardından bazı milletvekillerinin “Temsilciler Meclisi” adı altında yeni bir meclis oluşturması ve Libya’nın Tobruk (Bingazi’ye yaklaşık 450 km) kentinde çalışmalara başlamasıyla ülkede bölünmüşlük siyasal olarak da alan kazanıp birdenbire iki meclisli bir yapıyı ortaya çıkarıverdi. Zira mevcut durumda ülkede, biri Tobruk’taki Temsilciler Meclisi (TM) diğeri ise Trablus’taki Milli Genel Kongre (MGK) olmak üzere 2 meclis bulunmaktadır.

Libya’nın siyasi olarak bölünmüşlüğü ve ortaya çıkan nüfuz mücadelesi, bu iki unsur ile sınırlı değil. Ülkedeki üçüncü siyasi güç de kaosun aşılamamasının ardından BM’nin girişimiyle Libyalı iş adamı ve siyasetçi Faiz es-Serrac başkanlığında kurulan Trablus Ulusal Mutabakat Hükümeti (UHM).  Türkiye’nin de tanıdığı ve merkezi Trablus olan Ulusal Mutabakat Hükümeti, Aralık 2015’te, Fas’ın Suheyrat kentinde varılan Libya Siyasi Anlaşması uyarınca kuruldu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un girişimiyle 25 Temmuz 2017’de Fransa’da bir araya gelen Ulusal Mutabakat Hükümeti (UHM) Başbakanı Faiz es-Serrac ile Temsilciler Meclisi Başkanı Halife Hafter, ateşkes sağlanması ve mümkün olan en kısa zamanda seçimlerin düzenlenmesi konusunda anlaştı. Mayıs 2018’de ise Libyalı siyasi taraflar, Fransa’nın başkenti Paris’te yeniden bir araya gelerek, 10 Aralık 2018 tarihinde, Libya’da başkanlık ve meclis seçimleri düzenlenmesi konusunda fikir birliğine vardı. Ancak, başta Fransa olmak üzere tüm tarafların büyük ölçüde uzlaştığı seçim takvimine, en açık bir şekilde, ülkenin buna hazır olmadığı gerekçesiyle İtalya itiraz etti.  İtalya öncülüğünde 11-13 Kasım 2018 tarihleri arasında İtalya’nın Palermo kentinde Libya’ya yönelik geniş katılımlı bir Libya toplantısı gerçekleştirildi ki bu vesileyle Libya’ya dair siyasi sürecin daha da netlik kazanması umut ediliyordu.

Libya’da Etkili Olmaya Çalışan Aktörlerin Nüfuz Alanları

Yukarıdaki harita Libya’nın siyasi ve zihinsel bölünmüşlüğünü -ya da bölünmek zorunda bırakılmışlığını- en net biçimde gösteren görsellerden biri. Kırmızı ile boyalı alan Libya Ulusal Ordusu milislerinin, yani Halife Hafter güçlerinin kontrolünde. Belirtildiği üzere bu grubun yönetim merkezi Tobruk. Hafter güçlerinin uluslararası alanda herhangi bir tanınırlığı olmasa da bireysel anlamda birçok aktör söz konusu oluşumu dolaylı yollardan da olsa muhatap almakta.  Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Halife Hafter güçlerine yönelik olarak bariz bir desteği söz konusu. Öyle ki, Halife Hafter ile Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah es-Sisi’nin akraba olduğu dahi gelen bilgiler arasında. Ancak mevcut şartlar altında Hafter güçlerine en dikkat çekici destek Rusya’dan geliyor. Rusların burada özel askeri şirketlerle varlık gösterdiği iddia ediliyor. Ayrıca Rusya’nın Bingazi ve Tobruk’ta askeri üs kurduğu ve bu üsleri füzelerle donattığı da varsayılan iddialar arasında. Her ne kadar söz konusu iddialar İngilizler tarafından ortaya atılsa da, Hafter güçleri ile Ruslar arasındaki yakınlık bu ihtimali kuvvetlendiriyor. Hafter’e yakın isimler de söylemlerinde oldukça olumlu bir Rusya portresi çiziyorlar. Böyle bir tablo karşımızda dururken var olan siyasi taraflara uzak durmamız beyhude bir çırpınıştan öteye geçemeyecektir ki bu doğrultuda yapılacak planlı siyasi manevralarla -diğer taraflarla görüşmelerin sağlandığı gibi- Hafter ile de temasın kurulması hayati önem taşımaktadır. Yoksa süreç daha kötü neticeleri doğurabilme potansiyelini bünyesinde barındırmaktadır. Fransa da her iki hükümetle de görüşmesine rağmen Hafter güçlerine karşı daha yakın duruşu ile dikkat çekiyor. Bu elbette oldukça doğal bir durumun yansıması. Zira Libya’nın petrol kaynaklarının önemli bir kısmının Halife Hafter’in kontrolü altında bulunan bölgelerde olması, ulusal ve uluslararası aktörlerin neredeyse hiçbirinin Hafter’i göz ardı edememesine neden oluyor. Libya’nın petrol kaynaklarının büyük çoğunluğu bu bölgede.  Basına yansımasa da, sahadan gelen bilgiler Libya’da etkili olmak ve Libya halkının süreci en az zararla atlatmasını isteyen Türkiye’nin ise Hafter’e karşı tavrının ne yönde olduğu konusu çeşitlilik arz ediyor. Sahadan bilgi aktaran birtakım kaynaklar Ankara’nın Hafter ile bazı görüşmeler yaptığını iddia ederken; bazı diğer kaynaklar ise Hafter ve ekibinin Türkiye ile iletişime geçmeye çalıştığını, buna karşılık Ankara’nın söz konusu gruba mesafeli yaklaştığını, dahası uzak durduğunu bile öne sürenler var. Bu ikinci görüşü savunanlar, Türkiye’nin Palermo’daki görüşmelerde dışlanmasının ve bir tepki unsuru olarak görüşmelerden çekilmesinin arkasında Hafter’in Türkiye’nin kendisine mesafeli yaklaşmasına dolaylı olarak tepki göstermesinden kaynaklandığı kanısında hem fikir.

Haritada Yeşil ile işaretlenen bölge ise geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye gelip Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşen Fayiz es-Serrac başkanlığındaki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin kontrolünde. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da geçtiğimiz hafta içerisinde Libya’nın BM tarafından kabul edilen resmi temsilcisi olan Ulusal Mutabakat Hükümeti temsilcileri ile bir görüşme gerçekleştirdi. Bu temas, 2016’da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Trablus ziyaretinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçtikten sonra gerçekleştirilen üst düzey bir ziyaret olarak dikkatleri çekti. Buna ek olarak askeri işbirliği konusunun ele alındığı görüşmede, vizelerin kaldırılması ve Doğu Akdeniz’de karşılıklı işbirliğinin tesis edilmesi gibi konularda da karşılıklı görüş alışverişinde bulunuldu.  Akar’ın bu ziyareti ülkemizin Doğu Akdeniz siyaseti ile iltisaklı. Keza Türkiye, Libya ile yakınlaşarak ve mümkünse bir işbirliği tesis ederek, Yunanistan’a karşı Doğu Akdeniz siyasetinde bir cephe oluşturma gayretinde. Aynı şekilde, Yunanistan da Libya ile ilgili meselelere tamamen kayıtsız değil ve ilişkilerini sürdürme telaşında. Haritadaki pembe ile işaretli alanlar ise Tevâriklerin yaygın olarak yaşadığı bölge. Geçmişte Kaddafi tarafından sisteme dahil edilebilen yarı-göçebe Tevârikleri kontrol altında tutabilmek ise hiç kolay değil. Zira bu topluluk özgün yapılarına düşkün karakteri ile dikkat çekiyor. Hafter güçleri ise Tevârikleri kontrol altına alabilmek için yoğun çaba gösteriyor. 

Fransa ve İtalya Üzerinden Libya’da Küresel Rekabet

Libya kelimenin tam anlamı ile uluslararası nüfuz mücadelesinin arasında kalmış durumda. Bu mücadele ise büyük oranda İtalya ve Fransa üzerinden şekilleniyor. İtalya için Libya oldukça önemli bir jeo-stratejik nokta. Geçmişte sömürge yarışına sonradan dahil olup 1912 yılında bu toprak parçasını işgal eden İtalyanların, günümüzde de Libya’dan başka çıkış kapısı yok ve onu kaybetmek istemiyor. Üstelik Libya’nın zengin petrol ve gaz rezervleri de İtalya başta olmak üzere kaynak yarışındaki küresel rekabet unsurlarının ya da diğer bir ifade ile yeni-sömürgeci olma arzusundaki güçlerin ilgisini çekiyor. Öyle ki, hiçbir Batı ülkesinin elçiliği yokken İtalya devrimin hemen ardından Libya’da büyükelçilik açmıştı. Belirtildiği üzere İtalya burada daha ziyade Fransa ile rekabet halinde. Hatırlanacağı üzere Macron’un öncülük ettiği Paris’teki Hafter-Serrac görüşmesinin arından, oldu-bittiye getirildiği iddia edilen bir seçim kararı alınmıştı. Başını Fransa ve Mısır’ın çektiği blok seçimlerin gerçekleştirilmesi taraftarı. İtalya ise seçimlerin olmasını istemiyor, çünkü seçimlerin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için gerekli ortamın hazır olmadığı kanısında. Her ne kadar İtalya’nın bu yöndeki tavrı Libya sokaklarında Ömer Muhtar posterleri ile protesto edilse de Roma yönetimi seçimlerin gerçekleştirilmesi halinde bölgedeki nüfuz mücadelesinde geri planda kalmaktan endişe ediyor. ABD de bu süreçte İtalya’ya yakın bir duruş göstererek Trablus hükümetinin yanında konumlanırken, İtalya ve Fransa’nın Libya üzerindeki rekabeti, bu ülkenin ihtiyaç duyduğu istikrarı her geçen gün daha da olumsuz yönde etkiliyor.

Türkiye Yeniden Sahaya İnmeye Çalışıyor

Libya konusunda sürecin başından itibaren kullanılan diplomatik bağlamda pasif kalan Türkiye, yaklaşık son bir senedir stratejik konumu ve Libya ile olan tarihsel bağları neticesinde bu ülkeye daha fazla uzak kal(a)mayacağını anlayarak nispeten “söylem” ve “eylem” temelli etkili bir politika izleme arayışına girdi. Elbetteki sürecin bu şekilde seyretmesinde Türkiye’deki 15 Temmuz başarısız darbe girişimi ve seçimler gibi nedenlerde menfi manada etkili oldu. Buradan hareketle son dönemlerde Türkiye’nin atağa geçerek hayata geçirmeye çalıştığı hamleler bu anlamda oldukça önemlidir. Zira Hafter grubu başlangıçta Libya’da tarihi kodlarına yönelerek belirlediği dini hassasiyeti yüksek grupları destekleme arayışında olan Türkiye’ye karşıt bir tutum sergilemekteydi. Nitekim aşırı selefi guruplar tarafından Libya’da Osmanlı dönemine ait başta Murad Ağa ve Turgut Reis gibi önemli tarihi şahsiyetlerin türbe ve kabirleri olmak üzere Türk eserlerine ciddi zarar verildi. Müşterek tarihi derinliğimizin yanı sıra günümüzde Libya uçaklarına ve Libyalılara doğrudan açık olan tek havaalanı olan İstanbul Atatürk Havalimanı’nın -Bingazi Havaalanı da dahil olmak üzere- Libya’nın Trablus ile Misurata kentlerinden gelen uçuşlara açık olması ve Libyalıları dünyanın diğer şehirlerine bağlayan bir kapı olmasına rağmen;  ülkedeki etkinliğimiz ve iş adamlarımızın Libya’daki faaliyetleri hızla düşmeye ve var olan yatırımları yok edilmeye başlandı. Buna karşılık gerek Doğu Akdeniz’deki konumumuz ve Libya ile mevcut tarihsel ilişkilerimiz ve gerekse göç politikalarındaki önemi nedeniyle burada yeniden etkili olma yolunda ülkemiz çaba göstermeye yönelik adımlar atmaya başladı. Hulusi Akar’ın Ulusal Mutabakat Hükümeti ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kısa bir süreliğine İstanbul’a gelen Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Faiz es-Serrac’ı, 9 Kasım Cuma gününün akşamında kabul etti. Toplantıda, Libya Dışişleri Bakanı Muhammed Siyala, Libya Merkez Bankası Başkanı Sıddık Kebir, Başkanın Siyasi Müsteşarı Tahir Essenii, Sağlık Bakanlığı Vekili Muhammed Heysam ve Libya’nın Türkiye Büyükelçisi Abdurrezzak Muhtar gibi önemli isimler ile üst düzey Türk Devlet adamları da hazır bulundu.  Görüşme esnasında her iki tarafın da Türkiye ile Libya’yı birleştiren tarihi ilişkilere vurgu yapması iki ülke arasındaki ilişkilerin yeni bir boyuta evirileceğinin sinyallerini verdi. Ayrıca görüşmede Türk şirketleri dosyasına da değinilerek, şirketlerin faaliyetlerine yeniden başlamaları amacıyla Libya’ya geri dönüş işlemleri de ele alındı; es-Serrac Libya’daki yeniden imar faaliyetlerinin ve iktisadi canlanmanın sağlanması için bu şirketlerin geri dönüşlerinin hayati önemi haiz olduğunu vurguladı. Erdoğan ise Libya’nın yeniden kalkınması için ne gerekiyorsa yapacaklarını belirterek, Libya ile ilişkilerin seviyesinin arttırılarak devam ettirileceğini açıkça ortaya koymuş oldu. Yaklaşık iki yıllık aradan sonra Libya dinarının dolar karşısında tekrar değerlenmesi neticesinde piyasalarında düzelme ve hareketlenme yaşanan Libya ekonomisin aksine; ciddi ekonomik operasyonlara maruz kalan Türkiye’nin,  Türk şirketlerinin ve mallarının tekrar Libya pazarına dönmesinin, ülke ekonomisine de ciddi bir katkı sağlayacağından devletimiz yetkilileri tarafından atılan bu son adımların oldukça önemli ve yerinde olduğu düşünülmektedir.

 Görüşmenin Önemi Ne?

Türkiye’nin yeni dönemde Libya ile olan ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olarak nitelendirilecek bu görüşme ile genel olarak ikili siyasi ilişkiler ele alınırken, Ankara Libya’nın kalkınma ve demokratikleşme sürecine açık bir şekilde destek vereceğini ifade etmiş oldu. Devrimden önce, Türk işadamları ve şirketlerinin Libya’daki pozisyonu düşünüldüğünde, Türk yatırımcılarımızın geri dönmesinin bizzat es-Serrac tarafından vurgulanması oldukça önemliydi. Ayrıca iki ülkenin Sağlık Bakanları tarafından Erdoğan ile es-Serrac’ın nezaretinde imzalanan ve sağlık sektörüne destek; hastalara yönelik uygun tedavi sağlanması ve geçmiş yıllara ait hak edilmiş borçların ödenmesi yöntemleri konularını kapsayan “Sağlık Alanında İşbirliği Mutabakat Protokolü” de iki ülke arasındaki ilişkilerin boyutunu derinleştirme ve çeşitlendirme mahiyetinde olması itibariyle önem arz etmektedir. Görüşmenin bir yansıması olarak, dün (11 Kasım 2018) resmi gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile Libya Vatandaşlarına yönelik vize uygulamasında değişikliğe gidildi. Buna göre, “Libya Devleti’nin 12 yaşından küçük 65 yaşından büyük umuma mahsus pasaport hamili vatandaşlarının Türkiye’ye yapacakları 180 gün içerisindeki azami 90 gün ikamet süreli turistik amaçlı seyahatlerinde vize muafiyeti sağlanmasına” karar verildi. Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı es-Serrac’ı kabul etmesi son dönemde devlet aklı doğrultusunda yapılan en güçlü hamlelerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kabul ve sonrasında yaşananları Türkiye’nin tarihsel olarak yoğun ilişkiler ağı içerisinde bulunduğu Libya’ya bir anlamda geri dönüşü olarak da okumak mümkündür. Türkiye’nin bu hamlesi İtalya ve Fransa başta olmak üzere tüm Avrupa ülkelerine ‘bende oyun kurucu olarak Libya halkının yanındayım’ mesajı vermesi anlamına da gelmektedir.

 Türkiye’nin Palermo Konferansı’ndaki Derin Hayal Kırıklığı

Libya konusundaki görüşmelerde Türkiye hiç beklemediği bir kriz ile karşı karşıya kaldı. 12-13 Kasım tarihleri arasında İtalya’nın Palermo şehrinde Libya’daki siyasi krizi çözmek maksadıyla düzenlenen Uluslararası Libya Konferansı’nda bazı tarafların konferansın maksadını aşması ve Türkiye’yi görüşme masasının dışında bırakma çabaları ülkemizin konferanstan çekilmesine sebebiyet verdi. 12 Kasım akşamı sürpriz bir şekilde Palermo’ya gelen Hafter, 13 Kasım sabahı Fayiz es-Serrac’ın yanı sıra İtalyan, Rus, Fransız ve Libya’ya komşu olan diğer ülkelerin yetkilileriyle bir güvenlik zirvesi gerçekleştirdi. Söz konusu toplantıya ait fotoğrafları İtalyan Başbakan Conte, “İtalya, Akdeniz’in başrol oyuncularını bir araya getiriyor ve Libya için diyaloğu yeniden başlatıyor” ifadeleriyle sosyal medya hesabından paylaştı. Türkiye ve Katar gibi sürece doğrudan müdahil olan Hafter karşıtı ülkeler bu toplantıya dahil edilmedi. İtalyan -ve maalesef Libya- medyası Türkiye ve Katar’ın, Hafter’in talebi üzerine toplantı dışında bırakıldıklarını iddia etti. Bunun üzerine Türkiye konferanstan çekilme kararı aldı. Türkiye’yi temsilen konferansa katılan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, “Bu sabah bazı taraflar arasında düzenlenen gayrı resmi toplantı ve bunların Akdeniz bölgesindeki başlıca aktörler olarak sunulması bizim şiddetle karşı çıktığımız çok yanıltıcı ve zarar verici bir yaklaşımdır. Türkiye derin hayal kırıklığıyla toplantıyı terk ediyor” açıklamasında bulunurken, Türkiye’nin yer almadığı bu tarz toplantıların sürece hiçbir katkı sağlamayacağını vurguladı.

Erdoğan’ın es-Serrac ile görüşmesinin hemen ardından Hafter’in mevcut konumunu güçlendiren ve meşrulaştıran böylesi bir adım, Libya konusunda daha aktif olmak isteyen Türkiye’nin elini zayıflatmış oldu.  Yaşanan son gelişmelerin ardından, es-Serrac görüşmesi ile “sahada bende varım” mesajı veren Türkiye’nin Palermo görüşmelerinin ardından Libya meselesindeki tutumu ile ilgili net bir karar vermesi gerekiyor.

Türkiye, Nasıl Bir Siyasi Duruş Sergilemeli?

Peki, bundan sonra ne olacak? Yalnızca ticaret ya da enerji bağlamında değil, tarihsel ve sosyo-kültürel bağlamda da bu ülke ile derin ilişkileri bulunan Türkiye, Devlet-i Aliyye’nin bakiyesi olan bu topraklara sırtını mı dönecek? Ya da uygulanan politikaların etkisiz kalması neticesinde, bir dönem Kuzey Afrika’da en etkili olduğu ülkelerden birinde pasif bir aktör haline mi dönüşecek? Tabii ki hayır. Bilakis, Türkiye Libya’da masanın dışında kalmamak için daha etkili bir diplomasi yürütmek ve Afrika’nın miftahı (anahtarı) olan bu ülke halkının yanında tam manası ile durabilmek için çatışan tarafları kucaklayarak sorunlara Batılı aktörlerin aksine istikrarsızlaştırıcı değil, sakinleştirici bir üslupla yaklaşmak durumunda. Aksi durumda, tarih önünde Libya’ya dair önemli bir sorumluluğu bulunan Türkiye, bu ülkede sahnenin dışında kalma ve bu ülkeden uzak kalma tehlikesi ile karşı karşıya.

Peki, Türkiye’nin var olan bu poziyonunu kimler yönlendiriyor? Bu bahse konu menfi çıkartımları yapan bazı Avrupalı devletlere karşı bizim siyasi söylemlerimiz nasıl şekillenecek? Ana resme bakıldığında bu olumsuz Türkiye imajını, uluslararası siyaset yapıcıları planlıyor. Kaddafi Türkiye ile müttefik olduğu her dönemde ülkemizin önü bilinçli şekilde kesilmiştir. Merhum Necmettin Erbakan’ın Libya ziyareti alakasız bir şekilde geziye katılan bazı gazeteciler üzerinden düzmece haberlerle krize dönüştürülmüştü. O dönemin gazetecileri bilindiği halde bunun hesabı onlardan sorulmadı. Türkiye, her ne zaman Libya’ya yakınlaşsa mutlaka iki ülke arasını açacak bir kriz çıkartıldı. 2005 yılında Libya neredeyse bir Türk muhatap bulamaz haldeydi. Özal’ın açtığı işbirliği yolu çabuk kapatıldı. Kaddafi’nin Afrika siyaseti aslında sonunu hazırlayan en temel unsurdu. Zira o tarihte Türkiye, Libya ile Afrika’da güçlü bir müttefik olma hamleleri başlatacak sürece girmişti. Fransa, 2007 yılında Libya ile imzaladığı 37 milyar dolarlık ihalelerin hiçbirini 2010 yılı sonuna kadar alamadı. Türkiye ise milyarlarca dolarlık yatırımlara başlamış, 2005 yılında beş bin vatandaşımız varken 2011’e gelindiğinde bu ülkede iş yapan ve çalışan sayımız 50 bini geçmişti. İşte tam da bu süreçte tüm planlar, Türkiye’nin önünü kesmek üzerine kurgulandı. Hafter gerçekten Türkiye düşmanı mı? Ruslar, Mısır’da es-Sisi, BAE, topyekün Avrupalılar onun arkasında dururken bu süreçte Türkiye nerede duracak? Sadece Katar ile bu siyaset sahnesinde etkin olmanın mümkün olamayacağı pek aşikâr. Hafter konusu Türkiye’nin Libya üzerine etkin siyaset yapıcılarının hedeflediği bir süreç midir yoksa henüz Hafter konusu yeteri kadar kavranamamış mıdır? Bu yüzden Türkiye aleyhinde yıllardır dillendirilen Libya’daki söylemler kulak ardı edilmemeli, yok sayılmamalı, Libya meselesi bazı ehliyetsiz ve tarafgir davranan kişilerin yanlış yönlendirmelerine kurban edilmemelidir.

Share.

Yazar Hakkında

Dr. Öğr. Üyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi.1986’da Osmangazi’de (Bursa) doğdu. Aslen Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı Ürünlü (Unulla) köyündendir. 2004’te Bursa İpekçilik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nden ve 2009’da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bölüm birincisi olarak mezun oldu. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından verilen yüksek lisans ve doktora bursunu kazarak bu kurumda ‘araştırmacı bursiyer’ statüsünde 3,5 yıl araştırmalarına devam etti. Ayrıca doktora sürecinde T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun bağlı kuruluşu Türk Tarih Kurumu bursiyerliğine hak kazandı. İstanbul Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Kavas’ın danışmanlığında “Osmanlı Devleti’nin Afrika’da Avrupa Sömürgeciliğine Karşı Siyaseti [XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın Başları]” konulu yüksek lisans tezini (2009-2011) ve “Afrika’nın Kuzeyini Güneyinden Ayıran Toplum Tevârikler ve Stratejik Konumları: Osmanlı-Tevârik Münasebetleri” konulu doktora tezini (2011-2015) başarıyla tamamladı. Buna ek olarak Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında Afrika üzerine ikinci doktorasına devam etmektedir. Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922) [Ankara, 2013] başlıklı kitabı yanında Trablusgarp: Hedefteki Ülke Libya’nın Tarihi; Tarih-i İbn-i Galbun&Trablusgarp Tarihi, Osmanlı’dan Günümüze Afrika Bibliyografyası ve Sudan Seyâhatnâmesi gibi Afrika kıtasıyla ilgili ortak kitap çalışmaları, makaleleri, ulusal/uluslararası tebliğleri ve saha ile ilgili raporları/analizleri bulunmaktadır. Türk-Libya Dostluk Derneği’nin genel sekreteri olan Tandoğan, Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu üyesi olup başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.

Yoruma Kapalı