Kızıldeniz’de Güç Mücadelesi: Sudan ve Türkiye

0

Kızıldeniz Jeopolitiği ve Türkiye

Kızıldeniz gerek uluslararası ticaret gerekse güvenlik konseptleri dahilinde düşünüldüğünde son derece stratejik bir öneme sahiptir. Sahip olduğu bu konum, uluslararası ilişkiler sisteminde etkili olan aktörlerin burada askeri olarak güçlenme ve üs kurma rekabetine doğrudan müdahil olma girişimleriyle sonuçlanmıştır. Bu kapsamda, Sudan’ın Sevakin adası gerek bölgedeki deniz ticaretini gerekse Doğu Afrika ile Hicaz bölgeleri arasında yürütülecek stratejik hamleleri kontrol etmek ve yürütmek için önemli bir noktadır.

Dış politikadaki etkinliğini her geçen gün arttırma gayretinde olan Türkiye’nin Sudan ve Sevakin adası üzerinden Kızıldeniz’de yaptığı hamleler, bölgede nüfuz sahibi olma arayışındaki ülkeler tarafından endişeyle karşılanmaktadır. Bu doğrultuda, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 24-27 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirdiği Afrika turunun ilk durağı olan Sudan’da dönemin devlet başkanı ile imzaladığı çeşitli alanlardaki 22 anlaşma ve Sevakin adasının restore edilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli kurumlarından olan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı’na (TİKA) bırakılması, bu yöndeki “yersiz” endişeleri arttırmıştır.

Türkiye’nin Bölgedeki Etkinliğinden Duyulan Rahatsızlık

Türkiye’nin Sevâkin’de ve dolayısıyla Sudan’da etkisini arttırması, bölgenin yerel dinamikleri olarak nitelendirilebilecek Mısır, Suudi Arabistan, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletleri son derece rahatsız etmiştir. Öyle ki, Suudi Arabistan’ın yarı resmi gazetesi olan Ukaz gazetesi Türkiye’nin Doğu Afrika’daki faaliyetlerinin Sevâkin adası ile taçlanmasını Arap ülkelerinin güvenliği için bir tehdit olarak nitelendirmiştir. Aynı şekilde Mısırlı uzmanlar da dönemin Sudan devlet başkanı olan el-Beşir’in dolar karşılığında ateşle oynamakta olduğunu ima etmekteydi.

Sudan ile Türkiye arasında yükselen ilişkiler neticesinde askeri açıdan güçlü bir Türkiye’nin gerek Doğu Afrika’da gerekse Körfez bölgesinde nüfuz elde etmesi, ülkenin bölgesel ve küresel rolünü arttırabileceği, Arap ülkeleri bloğunun karşısında bırakılan Katar’ı da bu yolla daha etkili bir şekilde destekleyebileceği yorumlarına neden olmaktaydı. Bölgede varlığını arttıran Türkiye, yalnızca Arap ülkelerini değil, İsrail’i de endişeye sevk etmekteydi. Türkiye’nin bölgedeki varlığını arttırmasının Arap ülkeleri ile İsrail’i ortak bir zeminde buluşturarak rahatsız etmesinin sebebi ise, Ankara’nın İran ile ilişkileri normalleştirmesinin bir sonucu olarak Tahran’ın Körfez’e daha fazla müdahil olabileceği senaryosuna dayanıyordu.

Farklı Devletlerin Çok Yönlü Çıkarları

Türkiye’nin Kızıldeniz’de güç kazanmasını kendileri açısından tehlikeli bulan birçok devletin bu bölgede birbirinden çok farklı siyasi hamle ve çıkarları bulunuyor. Örneğin, Süveyş Kanalı’na alternatif yeni bir güzergâh açarak kanala olan bağımlılığını ortadan kaldırma arayışında olan Tel Aviv, gerek Doğu Afrika’nın en ucunda yer alan Eritre’nin kendisi için önemi gerekse Doğu Akdeniz yataklarında çıkarmayı planladığı doğalgazı Kızıldeniz üzerinden Çin ve Hindistan’a kadar arzını sağlama amacı gibi nedenlerle bu bölgeye özel bir önem atfediyor. Öte yandan, Halâyib Üçgeni meselesi ve Nil sularının paylaşımı sorunu gibi meselelerden ötürü, bölgedeki en etkili devletlerden biri Mısır da Türkiye’nin Sudan ile iyi ilişkiler geliştirmesini ve hemen yakınında yer alan Sevakin adasında nüfuz elde ederek Kızıldeniz jeopolitiğinde etkin bir güç haline gelmesini istemiyor. Bu kapsamda, hem İsrail’in hem de Mısır’ın Eritre’deki çabaları, Türkiye-Katar-Sudan karşıtı cephenin bölgedeki en önemli faaliyetlerinden biri olarak göze çarpıyor.

İsrail ve Mısır’ın yanı sıra, İsrail ile ilişkilerini normalleştirme çabası içerisindeki Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de Türkiye’nin Sevâkin’de ve dolayısıyla Kızıldeniz’de gücünü arttırma girişimlerinden son derece rahatsız. Bu durum hem bölgenin bu ülkelere coğrafi olarak yakınlığından hem de gerek Ortadoğu’yu gerekse Afrika’nın teo-politik bölgelerini sarmalı içerisine alan Sünni-Şii rekabetinden kaynaklanıyor. Nüfusu ve zengin potansiyeli ile Afrika kıtası, Suudi Arabistan ile İran’ın başını çektiği bu rekabetten Ortadoğu’nun ardından en çok etkilenen yer olarak dikkat çekiyor. Her ne kadar, İran ve Suudi Arabistan’ın yatırımları bölge ülkeleri için olumlu anlamlar taşısa da, Ortadoğu’da istikrarsızlığın temel nedenlerinden olan mezhep çatışmasının Afrika’ya da taşınması ihtimali düşündürücü. Bu bağlamda, belirtildiği gibi İran ile ilişkilerini görece normalleştiren Türkiye’nin alandaki etkisini arttırması ise Suudi Arabistan ve BAE tarafından tehdit olarak algılanıyor.

Afrika’da Sünni-Şii Rekabeti

Suudi Arabistan ile İran’ın başını çektiği Sünni-Şii rekabetinin Afrika’daki yansımaları Doğu Afrika, Batı Afrika, Kuzey Afrika ve Sahraaltı Afrika gibi bölgelerde çeşitli yoğunluklarla kendini göstermektedir. Doğu Afrika’da yer alan Afrika Boynuzu Sünni-Şii rekabetinin odak noktası durumundadır. Her ne kadar bir dönem İran ile Sudan iyi ilişkilerde bulunmuşsa da, Afrika’daki dini nüfusun büyük bir kısmının Sünni olması Tahran’ın bu kıtadaki etkilerini zayıflatmaktadır. Sudan’ın Yemen iç savaşında Suudi Arabistan ile aynı tarafta yer alması, bunun en büyük kanıtı niteliğindedir.

Doğu Afrika’da Sünniliğin daha etkili olmasına rağmen, İran’ın Somali ve Etiyopya’daki faaliyetlerini arttırması Suudi Arabistan başta olmak üzere Sünni blok için ciddiye alınması gereken bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Suudi Arabistan ve BAE gibi Sünni ülkelerin Afrika’da askeri üs kurma çabaları, tarım alanlarını kiralaması gibi hamleleri İran’a karşı bölgede Sünni bloğun elini güçlendirmektedir. Öte yandan Sünni-Şii rekabeti Batı Afrika’da Nijerya, Kamerun, Moritanya ve Senegal üzerinden; Kuzey Afrika’da Fas ve Cezayir üzerinden, Sahraaltı Afrika’da ise çeşitli yumuşak güç unsurları üzerinden yürütülmektedir. Bütün çabalarına rağmen İran’ın bölgede arzu ettiği derecede etkinlik sağlayamadığı açıktır. Buna rağmen, İran Afrika’da sessiz ve derinden gitmektedir.

El-Beşir Sonrası Türkiye-Sudan İlişkileri

Günümüzde Afrika kıtası jeopolitiği itibariyle dünya genelinde güvenliğin sağlanabilmesi ve ticaretin sürdürülebilmesi için son derece stratejik bir konuma sahiptir. Kızıldeniz söz konusu konumda başat rol oynamaktadır. Türkiye’nin bölgedeki dengeleri değiştirebilecek Sevakin hamlesinin bölge içinden ve dışından birçok aktörü rahatsız etmesi, bu durumun en önemli göstergelerindendir. Bu hamle, Ankara için hem tarihi kodlarına dönerek bölge ülkelerine mesaj verme, hem de Kızıldeniz’in güvenliğini sağlayarak Doğu Akdeniz’in ve Ege’nin güvenliğini etkileyebilecek bir jeopolitik hattın güvenliğinin sağlanması açısından önemlidir. Ayrıca sömürge geçmişi olmayan Türkiye’nin kıtanın zenginliklerini kıta ülkeleriyle buluşturması, Somali ve Yemen gibi meselelerde sorunların çözümü için söz sahibi olabilmesi gibi fırsatlardan ötürü de, Ankara’nın özel olarak Kızıldeniz’de genel olarak ise Afrika’da varlığını güçlendirmesi elzemdir. Bu bakımdan, Türkiye’nin bölgedeki kilit ülkelerden Sudan ile mevcut ilişkilerini sağlam bir şekilde sürdürebilmesi son derece önemlidir. Zira Türkiye’nin bölgedeki çekeceği siyasi kartlar, el-Beşir sonrası hedeflenen kontrollü istikrarsızlığın önündeki en büyük engel olacaktır.

Yeni Bir Vizyon Şart

Türkiye’nin Ömer el-Beşir döneminde ilişkilerinin son derece iyi olduğu Sudan’da 11 Nisan’da gerçekleşen darbe, ülkenin iç dinamiklerini olduğu kadar bölgesel dinamikleri ve Türkiye’nin bu ülke ile olan ilişkilerini de etkileyebilecek niteliktedir. Belirtildiği üzere, el-Beşir döneminde ivme kazanan Türkiye-Sudan ilişkilerinin el-Beşir sonrası dönemde de devamlılığı esastır. Darbenin ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği ılımlı ve olumlu mesajlar Ankara yönetiminin de bu yönde bir tavır alacağının en önemli işareti durumundadır. Bu bağlamda Türkiye’nin el-Beşir sonrası döneme ait yeni bir vizyon ortaya koyması gerekmektedir. Zira Sudan, gerek Kızıldeniz denkleminde gerekse Türkiye’nin bu bölgedeki etkinliğinde müstesna bir yere sahiptir. Dünya güvenliğinin ve ticaretinin Kızıldeniz’den geçtiği bir ortamda, Kızıldeniz’in önemli unsurlarından Sudan’ın etkili bir şekilde varlığı, Türkiye’nin Afrika politikasında olmazsa olmazlarından biri olarak düşünülmeli ve bu yönde hareket edilmelidir. Ancak yakın gelecekte muhtemel olaylar projeksiyonunda Sudan’ın karşısında güçlendirilmek isteyen bir Güney Sudan modellemesi de akıllardan çıkarılmamalıdır. Şayet böyle bir tablo oluşursa, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarının zafiyete uğramaması için masa-saha ittifakıyla raftan yeni dosyalarını indirmesi büyük bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla Libya, Cezayir ve hemen akabinde Sudan’daki ardı sıra yaşananlar yeniden dönüştürülen Afrika mesajı vermektedir ki buradan hareketle küresel siyaseti dizayn eden uluslararası aktörlerin karşısından Sudan’ın gerçek sahiplerinin de masada ve sahada olması şarttır.

Not: Bu analiz, Yeni Şafak yorum köşesinde 15.04.2019 tarihinde yayınlanmıştır.

Share.

Yazar Hakkında

Dr. Öğr. Üyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi.1986’da Osmangazi’de (Bursa) doğdu. Aslen Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı Ürünlü (Unulla) köyündendir. 2004’te Bursa İpekçilik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nden ve 2009’da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bölüm birincisi olarak mezun oldu. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından verilen yüksek lisans ve doktora bursunu kazarak bu kurumda ‘araştırmacı bursiyer’ statüsünde 3,5 yıl araştırmalarına devam etti. Ayrıca doktora sürecinde T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun bağlı kuruluşu Türk Tarih Kurumu bursiyerliğine hak kazandı. İstanbul Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Kavas’ın danışmanlığında “Osmanlı Devleti’nin Afrika’da Avrupa Sömürgeciliğine Karşı Siyaseti [XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın Başları]” konulu yüksek lisans tezini (2009-2011) ve “Afrika’nın Kuzeyini Güneyinden Ayıran Toplum Tevârikler ve Stratejik Konumları: Osmanlı-Tevârik Münasebetleri” konulu doktora tezini (2011-2015) başarıyla tamamladı. Buna ek olarak Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında Afrika üzerine ikinci doktorasına devam etmektedir. Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922) [Ankara, 2013] başlıklı kitabı yanında Trablusgarp: Osmanlı'nın Son Suğûr-i İslâmiyesi; Tarih-i İbn-i Galbun&Trablusgarp Tarihi, Osmanlı’dan Günümüze Afrika Bibliyografyası, Sudan Seyâhatnâmesi ve Uluslararası Siyasetin Odağındaki Kıta: Afrika gibi kıta coğrafyasıyla ilgili ortak kitap çalışmaları, makaleleri, ulusal/uluslararası tebliğleri ve saha ile ilgili raporları/analizleri bulunmaktadır. Türk-Libya Dostluk Derneği’nin genel sekreteri olan Tandoğan, Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu üyesi olup başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.

Yorum Yap