Donald Trump’ın Afrika Stratejisi: Yeni Bir Soğuk Savaş’ın Habercisi mi?

0

George W. Bush ve H. Barack Obama’nın başkanlıkları döneminde uygulamaya konulan çeşitli politikalara rağmen Washington’ın Afrika’da nüfuz kaybetmesi ve Çin başta olmak üzere uluslararası ilişkiler sisteminde etkili bir konuma yerleşmek isteyen çeşitli güçlerce dengelenmesi, gözleri ABD’nin 45. ve genel teamüllere göre “sıra dışı” olarak kabul edilen başkanı Donald Trump’ın Afrika’da ne yapacağına çevirmişti. Çiçeği burnunda başkanın kıtaya yönelik hakaret içeren söylemi ve eşinin Afrika gezisi sırasında taktığı sömürgecilerin sembollerinden biri olarak görülen beyaz güneş kaskı eleştiriledursun, Birleşik Devletler Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton geçtiğimiz günlerde Heritage Foundation’da yaptığı bir konuşmada Trump döneminde ülkesinin Afrika stratejisinin ana hatlarının ne olacağına dair çeşitli açıklamalarda bulundu. Birçok uluslararası medya kuruluşunun “son dakika” haberi olarak geçtiği söz konusu konuşmada, yeni dönemde ABD’nin kıtaya yönelik dış politikasında farklı bir esinti sunulacağı mesajı verilmeye çalışılsa da Washington’un geçmiş dönemlerdeki Afrika stratejilerini bilenler için geçmişteki Amerikan başkanlarının temel yaklaşımlarının harmanlanmasından ve başarısız hamlelerin tekrarından fazlası değildi.

İçte ve Dışta “Önce Amerika”

Bolton’ın açıklamaları, Tanrı tarafından dünyayı daha demokratik ve medeni bir yer haline getirmekle vazifelendirildiğini düşünen geleneksel Amerikan yaklaşımının (Manifest Destiny/Açık Yazgı) Afrika’ya yansımasının çok da fazla değişmediğini gözler önüne serdi. Seçim meydanlarında “Amerikan halkının çıkarlarını içte ve dışta öncelikli hale getireceği” vaadinde bulunan Trump yönetiminin bu tavrının, Bolton’ın Heritage Foundation’daki konuşmasına da sinmesi dikkat çekti. Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın konuşmasından, ABD’nin yeni dönemde Afrika’daki politikasını ortaya koyarken bu minvalde bir yol izleyeceği anlaşılmaktaydı. Bu kapsamda yeni dönemde kıtada ticaretten askeri faaliyetlere değin her alanda, ABD’nin önceliklerinin arttırılmaya yönelik bir yol izlenileceği vurgulandı. İlgi çekici olan ise ABD’nin Afrika’daki “ulusal çıkar” anlayışının devlet adamlarının söylemlerinde Soğuk Savaş’ın sonundan bu yana neredeyse hiç değişmemesiydi. George H. Bush (Baba Bush), Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama’nın başkanlıkları dönemlerinde sıklıkla dillendirildiği gibi kıtada istikrarın, refahın ve güvenliğin sağlanması, Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı tarafından da ABD’nin Afrika’daki öncelikli ulusal çıkarı olarak tanımlandı.

Karşılıklı Ticaretin Arttırılması Vurgusu

Bolton tarafından açıklanan, Trump döneminde Washington yönetiminin Afrika’ya yönelik dış politika stratejisinin üç temel sacayağı üzerine oturtulması öngörülmektedir. İlk olarak, ABD ile bölge ülkeleri arasındaki ticaretin ve ticari bağların her iki tarafın (Washington ile Afrikalı partnerleri) lehine olacak şekilde arttırılacağı vurgulanmıştır. Aslında, “sıra dışı” olarak nitelendirilen başkanın yeni dönemdeki Afrika stratejisinin birinci sacayağının oldukça “sıradan” olduğu ilk bakışta göze çarpmaktadır. Zira karşılıklı ticari bağları iyileştirmek ve mümkün mertebe arttırmak, Soğuk Savaş sonrası dönemde Clinton tarafından ortaya konulup Afrika Büyüme ve Fırsat Yasası (AGOA) ile arka çıkılan, Clinton’un halefleri olan Bush ve Obama tarafından da büyük bir ciddiyetle desteklenen bir yaklaşım tarzıdır.  Üstelik, ABD’nin Afrika ülkeleri ile olan ticaretinin zaman içerisinde istenilenden uzak bir yönde seyretmesi ve nihai noktada Çin’in kıta ülkeleri ile ticaretten diplomasiye kadar birçok alanda ana partner konumuna yükselmesi, bu politikaların başarısızlığının sahadaki ifade edilme biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda Trump yönetimi, daha birinci sacayağında kıtaya dair yeni şeyler söylemek yerine, eski ve başarısız olanı tekrar etme yoluna gitmiş ya da mevcut şartlar altında daha iyi bir alternatifi bulunmadığı için kendisini böyle bir zorunluluk içerisinde hissetmiştir.

Amerikan Dış Yardımlarında Seçiciliğin Arttırılması

Karşılıklı ticaretin arttırılması amacına paralel olarak, Trump yönetiminin dış yardımlar konusunda da Obama yönetimi ile benzer bir çizgiye -dış yardımları azaltıp, ticareti arttırmak- sahip olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda, ABD’nin yeni dönemdeki Afrika stratejisinin ikinci sacayağı olarak “Amerikan yardımlarının verimli ve etkili bir şekilde kullanılmasını sağlamak” düsturu karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu amaç doğrultusunda Washington yönetimi ilk olarak kıtanın her yerine değil, öncelikli olarak belirlenen müttefiklere yardım etme eğilimine sahip olacağı izlenimini taşımaktadır. İkinci olarak ise yeni yönetimin “verimsiz, başarısız ve hesapsız” olarak gördüğü Birleşmiş Milletler Barış Gücü misyonlarına daha fazla yardımda bulunulmaması düşünülmektedir. Trump yönetiminin bu tutumu, Mogadişu’da öldürülen 18 Amerikan askerinin ardından Clinton Yönetimi’nin BM’nin askeri faaliyetlerine ilişkin sağladığı yardımlarda gerçekleştirdiği kesintiyi akla getirmektedir. ABD’nin dış yardımlar konusunda bu derece tereddütlü bir tutum içerisine girmesinin temel nedeni yönetimin ifade edildiği gibi “eşitlik” ve “karşılıklı kazanç” temelinde bir ilişki kurmak isteği değildir. Bilakis, Washington yönetimi ABD’nin kıtadaki milyarlarca dolar değerindeki yardımlarının istenilen etkiyi yaratmadığı; terörizmi, aşırılığı ve şiddeti önlemede başarısız olduğu, Çin ve Rusya gibi aktörlerle kıta üzerine girişilen nüfuz mücadelesinde Washington lehine bir avantaj sağlamadığı düşüncesinden hareketle, yeni dönemde dış yardımlar konusunda seçici olmayı tercih etmektedir.

Afrika’da Terörle Mücadele Vurgusu

ABD’nin kıtaya yönelik dış politika stratejisindeki üçüncü sacayağı ise Bolton’ın ifadesiyle “Radikal terörizm” ile mücadele ve kıtada istikrarsızlığı tetikleyen şiddetli çatışmaların önlenmesi üzerine kuruludur. Libya’da IŞİD’in ve Mali’de el-Kaide’nin varlığı ve giriştikleri terör eylemleri, Bolton tarafından ABD’nin bu yöndeki politikasının en büyük gerekçelerinden biri olarak sunulmaktadır. Artık klasikleştiği üzere, Trump’ın kıtaya yönelik dış politika stratejisinin üçüncü sacayağının terörle mücadele olması ve bu sacayağının de diğer başkanların kıtaya yönelik faaliyetlerinin kapsamı ile büyük oranda benzerlik göstermesi şaşırtıcı değildir. Kıtada terörist faaliyetlerin zaman zaman etkisini arttırması, Clinton döneminden günümüze kadar Afrika’da etkili olmak isteyen ve zaman zaman rakipleri karşısında ciddi nüfuz kayıpları ile karşılaşan Washington yönetimi için önemli bir dengeleme aracı ve meşruiyet sağlama unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında da Donald Trump, yeni bir strateji üretmek yerine tercih hakkını eskinin yeni yüzlerle tekrarından yana kullanma yoluna gitmiştir.

Kıtada Yeni Bir Soğuk Savaş Esintisi: Çin ve Rusya’nın Dengelenmesi

Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın konuşmasında en dikkat çeken kısım ise hiç kuşkusuz yeni dönemde ABD’nin Afrika stratejisinin dördüncü sacayağını oluşturacağı düşünülen Çin ve Rusya’ya yönelik yaklaşımı oldu. Bolton, Çin ve Rusya’nın Afrika’da ekonomik büyümenin önünde engel teşkil eden faaliyetlerinin ABD’nin kıtadaki çıkarlarını ve ulusal güvenliğini tehdit ettiğine değinerek; ABD ile bu ülkeler arasındaki rekabette Afrika Boynuzu’nun ön plana çıkacağının sinyallerini verdi. Anlaşılacağı gibi, Çin ve Rusya’nın Afrika’daki faaliyetleri konusunda danışmanın ortaya koyduğu gerekçeler geçmişteki başkanlar ve bu başkanların altında çalışan yöneticiler tarafından dile getirilenlerden çok da farklı değildi. Pekin yönetiminin Afrika’daki artan ağırlığı ve Washington yönetiminin kıtadaki etki alanını sınırlandırabileceği endişesi, geçmiş yönetimleri olduğu gibi Trump yönetimini de bu ülkenin kıta ülkeleri ile olan ilişkilerinde rüşvet ve yolsuzluğu ön plana çıkardığı, şeffaf olmayan anlaşmalar imzaladığı ve Afrika ülkelerini borçlandırarak varlıklarını ele geçirmek suretiyle ulusal egemenliklerini tehdit ettiği iddialarını ileri sürmeye itti.

Elbette ki, iddiaların önemli bir kısmı haksız değildi, fakat ABD yönetiminin kıta ülkelerine tepeden yaklaşan ve kurulacak siyasi, ekonomik ve diğer çeşitli ilişkilerde çeşitli önkoşullar (iyi yönetişim, serbest pazar, şeffaflık vs.) öne süren tavrı, bütün olumsuzluklarına rağmen Pekin yönetimini Afrika’da ABD etkisini kırma konusunda cesaretlendirmiş ve bu anlamda başarılı olmasını sağlamıştı. Bolton’ın konuşmasında Cibuti’deki askeri üs rekabetine değinmesi ve Çin karşısında borçlanan bu ülkenin ileride önemli varlıklarını Çin’e devretmesi halinde ABD’nin ulusal güvenlik tehdidi ile karşı karşıya kalabileceğini vurgulaması ise yeni dönemde ABD ile Çin arasında -kuvvetle muhtemel- yaşanacak olan kıtasal nüfuz mücadelesinin merkezinin Afrika Boynuzu adı verilen bölge olacağının sinyallerini verdi. Bolton’ın ve dolayısıyla Trump yönetiminin yeni dönemdeki Afrika tahayyülünün eleştirilerinden yalnızca Çin değil, Rusya da payına düşeni aldı. Danışman, yaptığı açıklamada, Rusya’nın kıtadaki etkisini yolsuzluk çarkı etrafında dönen ve anti-demokratik hükümetlerle yapılan anlaşmalarla genişletmeye çalıştığını ifade ederek, bu ülkenin Afrika politikasını da eleştirdi. Dahası, Bolton, Rusya’yı “silah satma” ve “enerji kaynaklarına sahip olma” gücünü iyi kullanarak Afrika ülkelerinin BM’deki oy potansiyelinden faydalanmaya çalışmakla ve kıtanın doğal kaynaklarını sömürmekle suçladı. Trump’ın en güvendiği isimlerden biri olan Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın Çin ve Rusya’ya yönelik sert bir üslubu benimsemesi ise yeni dönemde ABD’nin Afrika’da bu iki ülkeyi dengelemek ve çevrelemek yönünde çaba gösterip, yeni bir Soğuk Savaş atmosferine girilebileceği endişesini doğurdu.

Washington’daki Hesap Afrika’dan Dönebilir

Dikkatle incelendiğinde Bolton tarafından açıklanan ABD’nin Trump dönemi Afrika stratejisinin eskiye nispeten yeni bir şey sunmadığı, yalnızca selefi olan başkanların kıtaya yönelik temel dış politika stratejileri üzerinden hareket ettiği görülmektedir. Bu bağlamda Afrika’da ticaretin teşvik edilmesi, terörle etkili mücadele edilmesi, Çin’in -ve Rusya’nın- dengelenmesi gibi hususlar, Washington yönetimi için yeni ortaya çıkan amaçlar değildir. Bilakis Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, Beyaz Saray’daki başkanlar farklı olsa da ABD’nin Afrika politikası söz konusu temel konseptler üzerinden şekillenmiştir.

Yeni dönemde Washington yönetiminin Afrika politikasında kıta ülkeleri için düşündürücü olan ise Soğuk Savaş’ın farklı yol ve araçlarla da olsa yeniden belirmesi ihtimalidir. Geçmişte Washington ile Moskova arasındaki ekonomik, siyasi ve ideolojik rekabetin kıta ülkelerinin iç istikrarına, birbirleri ile olan ilişkilerine ve egemenlik haklarına verdiği zarar düşünüldüğünde mevzubahis endişenin ne kadar yerinde olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Muhtemelen, ABD çevreleme politikası kapsamında hareket ettiği takdirde, Washington-Pekin -Moskova arasındaki nüfuz mücadelesinin kıta ülkeleri için zorlu bir sürecin başlaması anlamına gelecek ve Afrikalılar tıpkı bir dönem komünizm-kapitalizm rekabetinde olduğu gibi iki arada bir derede kalacaklardır. Böyle bir durumun ortaya çıkmasının ise Afrika için yıkıcı etkilere yol açacağı muhakkaktır. Dolayısıyla Afrika’nın gerçek sahipleri, kıta coğrafyasının yeni bir rekabet sarmalına/çöplüğüne dönüşmesine izin vermemelidir.

Gelinen noktada, ABD 21. yüzyılın başlangıcından itibaren kıtada başta Çin ve Rusya olmak üzere uluslararası sistemde etkili olmak isteyen güçler karşısında alan kaybetmektedir. Eskinin yeni bir cilt ile tekrarı olarak nitelendirilebilecek olan Trump’ın Afrika stratejisinin de bu yapısıyla Washington’ın nüfuz kaybını engelleyemeyeceği kuvvetle muhtemeldir. Maalesef, ABD’nin kıtada alan kaybetmesi ise Afrikalı devletlerin ve halkların değil, Çin gibi yeni küresel nizamda başat rol oynamak isteyen güçlerin işine yarayacaktır. Tabir-i caizse ortaya çıkan bu güç boşluğu ile birlikte kıta ülkeleri bir tahakkümden kurtulup bir başka -ve en az önceki kadar zararlı- tahakküme doğru savrulmak zorunda kalacaktır. Kıtanın yerlileri ya da dostları tarafından küresel arenada alternatif bir dil ve politika geliştirilemediği müddetçe, küresel güçler arasında Afrika’da patlak veren nüfuz mücadelesi kıtanın gerçek sahiplerinin değil, dışarıdan gelenlerin işine yarayacak ve mevcut istikrarsızlıklar giderilemeyecektir.

Not: Bu makale, AA Analiz Haber’de 21.12.2018 tarihinde yayınlanmıştır. Ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

Share.

Yazar Hakkında

Hasan Aydın 1993 yılında İstanbul, Üsküdar’da doğdu. İstanbul’da geçen ilköğretim ve lise eğitiminin ardından, 2016 yılında Yalova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölümünden derece ile mezun oldu. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında başladığı tezli yüksek lisans eğitimini 2018'de başarıyla tamamlayıp aynı bölümde doktora eğitimine başlamıştır. İleri seviyede İngilizce bilmektedir. İlgi alanları, Din ve Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Afrika’da ABD Dış Politikası’dır.

Yorum Yap