Doğu Afrika’nın Parlayan Yüzü: Kenya

0

“Hıristiyanlar ülkemize geldiklerinde bizim topraklarımız onların İncil’i vardı. İncil’i elimize verdiler, gözlerimizi kapatıp dua etmemizi istediler. Biz de onlara inandık, gözlerimizi kapayıp beyaz adamın ilahına yakınlaşmaya çalıştık. Gözlerimizi açtığımızda gördük ki, topraklarımız onların eline geçmiş, bizim elimizde de İncil kalmıştı.”

Kenya’nın Kurucu Devlet Başkanı

Jomo Kenyetta

 

Giriş

Doğu’da Somali, kuzeyde Etiyopya, kuzeybatıda Güney Sudan, batıda Uganda ve güneybatıda Tanzanya ile komşu olan Kenya’nın, güneydoğusundaki Hint Okyanusu ile 500 kilometreyi aşan paydaş kıyısı vardır. Yüzölçümü 582.650 km2, nüfusu yaklaşık 46 milyon olup başşehri Nairobi, ikinci büyük şehri Mombasa’dır.

Ülke, tektonik bir yapıya sahip olup doğusunda Kenya ve batısında Elgon dağları ile öne çıksa da sınırları içerisinde yer alan Turkana (Rudolf), Baringo, Mannington, Nakuru, Naivaşa ve Magadi gölleriyle meşhurdur. Hint Okyanusu’na dökülen Tana ve Mandera’da Daua mevsimsel akarsularının yanı sıra küçük bir kısmı ülke sınırlarında kalan Viktorya Gölü’ne dökülen Nzonia Irmağı da öne çıkmaktadır. Ülke ekvatoral kuşakta yer alsa da iklimi yükseklik sebebiyle çeşitlilik göstermektedir ve topraklarının % 30’u tropik ormanlar, geriye kalanı step, savan ve çöller kaplamaktadır.

Ülke Sınırları İçerisinde Yaşayan Etnik Gruplar

Kırktan fazla etnik grubun yaşadığı ülkede en kalabalık kesimi, Kikuyular (Bantuların bir kolu, % 23) oluşturmakla birlikte Luhya (% 15), Luo (% 13), Kalenjin (% 12), Kamba (% 10), Kisii (6), Meru (% 6) ve diğer Afrikalılar (% 14) meydana getirirken Arap, Asya (Hintli) ve Avrupalıların oranı % 1’dir. İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) üyesi olan Kenya’nın resmi dilleri İngilizce ve Svahili dili olmakla birlikteülkede kırk civarında yerli dil konuşulmaktadır. Toplam nüfusun 1/4’ü şehirlerde yaşayan nüfusun çoğunluğu geçimini tarım, hayvancılık, balıkçılık, el sanatları ve ticaretten temin etmektedir. Batılı kaynaklarda nüfusun % 53’ü Hıristiyan (% 27 Protestan, % 26 Katolik) ve % 7’si Müslüman olarak gösterilirken, bölge Müslümanlarından bilgi teyidi alındığında bu oranın yaklaşık % 35’lere çıktığı anlaşılmaktadır.

Ülkede Ulaşım

Ülkedeki güçlü demiryolu ağları dışında özellikle Viktorya Gölü’nde ve Lamu, Mombasa ve Malindi gibi giderek ticaret hacmini genişleten liman şehirleri arasında deniz taşımacılığı yapılmaktadır. Dikkatleri çeken diğer bir nokta ise ülkede toplamda 37 havalimanının bulunmasıdır.

Kenya’nın Parlak Yüzü: Tarım ve Sanayi Sektörü

Tarım alanında Afrika’nın örnek ülkelerinden biri olan Kenya’da başlıca mısır, buğday, darı, kahve, tütün ve pamuk yetiştirilmektedir. Bilhassa kırsal kalkınma için kısıtlı arazi kullanım hakkı uygulamaları ortadan kaldırılarak organik tarım uygulaması hayata geçirilebilir. Türkiye, bu konudaki tecrübesini avantaja çevirerek, bölge halkına aktarabilirse ekilebilir çeşitliliğin artacağı açıktır. Hayvancılık ve balıkçılık da ekonomide önemli bir yer tutmaktadır. Ülkenin doğal kaynakları arasında altın ve yakut dikkatleri üzerine çekerken mermer ve sodada ilk sıralarda yer almaktadır. En önemli sanayi kollarını gıda, metalürji, kimya, dokuma, çimento ve petrol rafinerisi oluşturmaktadır. Dışarıdan ham petrol, sanayi ve tarım makineleri, demir ve çelik, motorlu araçlar, petrol ürünleri, gübre ve kağıt satın almaktadır ki bu alandaki pazar, dış yatırımcıların dikkatlerini çekmektedir. Ancak devlet birçok durumda, maden üretimi ilişkilerini ve diğer kalkınma politikalarını/uygulamalarını geçmişten miras almıştır ki bu durum, ülkenin ekonomik ilerleyişini ve yükselişini yavaşlatmaktadır. Kwame Nkrumah’ın tabiriyle Afrika’daki söz konusu devletlerin bağımsız olmasına rağmen ekonomik sistemleri ve bunun sonucunda icra edilen politikalarının dolaylı olarak sömürgeci devletler tarafından oluşturulduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.

Kenya’da İslâmiyet’in Yayılma Süreci

Ülkede İslâmiyet’in yayılması, 7. yüzyılda başlamışsa da ancak 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında hız kazanabilmiştir. Sürecin bu şekilde seyrinde Güney Arabistan’dan gelen Şâfiî âlimleriyle Hintli Müslümanların büyük katkısı vardır. Her ne kadar Batılılar, bu ülkede İslâm’ın yaygın olmadığını ileri sürselerde kuzeydoğusundaki Somali’ye bitişik bölge, sahil şeridi ve batı tarafı ağırlıklı oranda Müslümandır. Nüfusun büyük çoğunluğu meydana getirdikleri Mombasa, Malindi, Lamu, Garissa ve Vajir’in dışında Nairobi, Kisumu, Nakuru ve Eldoret şehirlerinde de yoğundur. Ülkenin kuzeydoğusunda Kutişik dil ailesine mensup Somali Borana, Rendiller, Sekuye ve Gabra, Lamu takımadalarında Bajun ve sahil kesimine yakın iç bölgelerde Digolar, İslâmiyet’i benimseyen başlıca etnik gruplardır. Bantu dilini konuşan ve çoğunluğu Müslüman olan tek grup ise Digolardır. İslâm’ı faal hale getirenler daha çok Hindistan alt kıtasından gelen göçmenlerdir.

Kenya’da İslâm’ın Bayraktarlığını Üstlenen En Güçlü Aile: Mazrûîler

Bölgede verdiği dersler ve kurduğu dini okuma halkalarıyla bölgede güçlü bir nüfuza sahip olan Emîn el-Mazrûî, Müslüman âlim ve ıslahatçıların başında gelmektedir. Bölgede verdiği derslerle İslâmî eğitimin yaygınlaşmasında ve birçok âlimin yetişmesinde önemli bir rol oynadığı gibi Kenya başta olmak üzere Doğu Afrika genelinde de İslâm’ın yayılışında öncülük etmiştir.

Ülke genelinde müslüman çocukların dini eğitimi için ise mahalli dilde “chuo” denilen ve 1930’dan beri her köyde açılan Kur’an okulları ile dini eğitim dışında modern okullarla aynı dersleri veren medreseler bulunmaktadır. Arap ülkelerindeki üniversitelerde yükseköğrenime devam edenler geri döndüklerinde genellikle üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Doğu Afrika’da yaygın olan tarikatlardan Kâdiriyye, Rifâiyye, Aleviyye ve Şâzeliyye ile Hintli göçmenlerin bölgeye taşıdığı İsmâiliyye ve Ahmediyye fırkalarının ülkede birçok mensubu bulunmaktadır. Ancak bunlardan Şii İsmâiliyye son zamanlarda İran’ın bölgedeki nüfuz faaliyetlerinde adeta farklı bir işlev görmeye başlamıştır ki mezhep çatışmalarına zemin hazırlayabilecek potansiyele sahiptirler. Zira Şiiliğin Afrika’daki kökenleri ve uzantılarına vurgu yapacak olursak, bu akımın yayılımı çok boyutluluk arz etmektedir. Tarihsel olarak Yemen ve Hindistan üzerinden kendisine alana açan İsmaililik, Tanzanya-Kenya kıyılarına ulaşarak sonrasında iç bölgelere yayılma süreci başlatmıştır. Fakat asıl planlı yayılmacı çalışmalar, 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi’nin ardından başlamıştır. Özellikle İran’ın birçok Afrika ülkesinde açtığı kültür merkezleri üzerinden etkileyebildikleri Müslümanları Şiileştirerek farklı topluluklar halinde bunları yönlendirmeye çalıştığı bilinmektedir.

Kenya’nın Siyasi Tarihi ve Küresel Rekabetin İlk İzleri

Kenya tarihi, prehistorik dönemlerde burada yaşayan ve Buşimanların ataları oldukları varsayılan yerli toplulukların üzerine batıdan Bantuların, özellikle bunların Kikuyu kolunun ve kuzeyden Luoların gelmesiyle başlamıştır. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren Afrika sahillerinde ticaret yapan Fenikeliler, Yunanlılar, İranlılar (Persler) ve Araplar bu bölgeyle ilgilenmeye başlamışlardır. 7. ve 9. yüzyıllar arasında Araplar, sahildeki iskelelerden kumaş ve süs eşyası karşılığında değiş-tokuş usulüyle altın, fildişi ve köle alarak Arabistan ve Asya’ya uzanan pazarlara satıyorlardı. 975’te Şîraz Sultanının oğlu Hasan b. Ali kumandasında bölgeye düzenlenen sefer sonucunda sahilde ve karşısındaki adalarda ticaret tezgâhları açılmıştır. Diğer taraftan 1331 yılında İbn Battûta, 1498’de Vasco de Gama tarafından ziyaret edilen ülkenin en önemli şehri Mombasa’nın 8. yüzyılda Arap tacirler tarafından kurularak ihya edildiği bilinmektedir. Özellikle İbn Battûta, Makdişu’yu ziyaret ettikten sonra Kilve’ye gitmek üzere bindiği gemiyle Bilâd-i Sevâhil dediği kıyıdaki ülkelerden Mombasa (Membessâ) adasına uğradığını, burada muz ve portakal ağaçlarıyla zeytin büyüklüğünde tatlı bir meyvesi olan “cemûn” ağaçlarını gördüğünü, halkın tarımla uğraşmayıp tahıl ihtiyacını sahilin diğer yerleşim bölgelerinden temin ettiğini haber vermektedir.

14.yüzyılın başından 16. yüzyılın sonlarına kadar süren ve Mvita da denilen Şîraz hanedanlığının kurduğu Zenci İmparatorluğu bünyesinde otuz yedi şehir devleti vardı ve adem-i merkeziyetçi bir sistem ile yönetiliyordu. Bu bölge, Araplar tarafından Afrika ile Uzakdoğu arasında yapılan ticaret sayesinde en parlak dönemini yaşadı. 16. yüzyıldan itibaren ise bölgeyi tasallutu altına almaya çalışan Portekizliler ve diğer Avrupalılar da bölgeye yoğun ilgi duymaya başladılar. 1593’te Mombasa’yı işgal eden Portekizliler, Lamu’dan Kilve’ye kadar bütün sahili ele geçirdiler ki amaçları o yıllarda güçlü bir yapıya sahip olan iskele ticaretini kontrol altında tutmaktı.

Doğu Afrika Müslümanları,16. yüzyılın sonlarında bölgede Portekiz varlığını sona erdirmek için yeniden direnişe geçtiklerinde Osmanlı Devleti’nin Yemen Beylerbeyi Hasan Paşa’dan yardım istediler. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Osmanlı donanması Melindi’den kereste getirmekle görevlendirildi. Emir Ali Bey, 1585’te iki kadırga ile Portekizlilere karşı denize açıldıysa da kadırgalardan biri arızalı olduğu için seferden alıkonuldu. Osmanlıların yanında yer alan Doğu Afrika sahillerindeki sultanlar, çok sayıda küçük tekneyle tek kadırgalı birliği destekleyip yola devam etmesine yardımcı oldular. Makdişu (Mogadişu), Brava, Lamu, Pemba ve Mombasa Osmanlı Devleti’ne bu sırada bağlandı. Aynı dönemde Kızıldeniz’e açılan Portekiz donanması herhangi bir başarı elde edemediği gibi gemilerinden biri Ali Bey’in eline geçti. 1589’da emrindeki dört kadırga ve bir yelkenliyle yeniden Doğu Afrika sahillerine gönderilen Ali Bey’e, Portekiz işgali altındaki Melindi Sultanı hariç sahil şehirlerindeki bütün Müslüman sultanlar bağlılıklarını bildirerek yardımcı oldular. Ancak Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu’ndaki son başarılı hamlesi diyebileceğimiz Mombasa çıkarması, başarısız olunca civar şehirlerdeki Müslüman ahali uzun yıllar Portekiz sömürge idaresi altında yaşamak mecburiyetinde kaldılar.

17. yüzyılda Portekizliler’in sömürge faaliyetlerini Güney Amerika’ya kaydırmaları ve Hint Okyanusu’ndaki güçlerinin zayıflaması üzerine 1650’de Uman Sultanlığı, Mozambik’in kuzeyine kadar sahilleri idaresi altına aldı. Mombasa ve çevresini ise 19. yüzyılın ilk yarısına kadar Ya‘rubi ve Mazrûî hanedanları yönetti. Bû Saîdîler döneminde Uman Sultanlığı, bölgede doğrudan idare tesisi için 1813’te Lamu’yu, başşehrin bulunduğu Maskat’a bağladı. Nihayetinde Uman Sultanı Seyyid Saîd b. Sultan devletin merkezini Maskat yerine Zengibar’a (Zanzibar) taşıdı ve 1840 yılına kadar bütün kıyı kesimlerinin idaresini eline geçirdi.

Sömürgeciliğin Öncü Birliği: Koloni Ticaret Şirketi Imperial British East Africa

İngiltere’nin Hint Okyanusu sahillerindeki ilk sömürgecilik faaliyetleri, Frederick Lugard’ın himayesindeki Imperial British East Africa (IBEA) şirketinin 1870’li yıllardaki girişimleriyle başladı. Zengibar Sultanı Bergaş b. Saîd, 1887’de Mombasa’yı British East Africa Company’ye kira karşılığında İngilizlere devretti. Nihayetinde Zengibar Sultanlığı ile yaptıkları antlaşmalara dayanarak daha önce bölgeye yerleşmiş olan Almanlar ile rekabete giriştiler. 1888’de bir müddet Alman sömürge idaresinde kalan Kenya sahilleri, 1890 yılında iki ülke arasında yapılan antlaşma ile tamamen Imperial British East Africa şirketine devredilirken, Tanganika sahilleri de Almanlara devredildi. Bu arada Zengibar sultanına da yıllık 17.000 sterlin ödenerek ismen bölgenin hâkimi olduğu açıklandı. Ancak hükmen hiçbir etkisi olmayan bu yeni idari sistemde giderek güçlenen İngilizler, 1895’te bölgedeki hâkimiyetini ilan etti ve yıl sonunda iç kesimlerdeki verimli arazilerden en yüksek seviyede faydalanabilmek için Mombasa-Uganda demiryolu projesini başlattılar. Demiryolu inşasında çalıştırılmak üzere Hindistan sömürgesinden getirilen işçilerin yerleştirildiği çadır kent, demiryolunun işletmeye açılması ve merkez istasyonunun buraya kurulmasıyla kısa zamanda büyüyerek şehirleşti ve Nairobi adını aldı. 1907 yılından itibaren İngiliz sömürge idaresinin, 1963’te bağımsız Kenya devletinin başşehri oldu. 1920 yılında ise ülkeye yeni isim olarak Kikuyu dilinde “aydınlık dağ” anlamına gelen ve bölgedeki en yüksek dağ için kullanılan Kenya adı verildi.

Sömürge İdaresi, 1923’te Legislative Council adıyla üyeleri beyazlar, Asyalılar ve Araplardan müteşekkil bir meclis kurdu. Afrikalıların haklarını ise –ne kadar acıdır ki- sömürge valisinin görevlendirdiği bir misyoner savunacaktı. Yerliler, ancak on bir yıl sonra bu meclise girebilme hakkını elde edebildiler. Dolayısıyla ülkenin ele geçirilmesi ve sınırlarının belirlenmesinden sonra sömürgeci güç İngiltere, kendi menfaatlerine hizmet edecek olan altyapıları ve kurumları oluşturmuştur. Söz konusu yapılar, Kenya’nın siyasi, iktisadi ve sosyo-kültürel yapısına olumsuz etkide bulunmuştur.

Milli Uyanış ve Bağımsızlık Süreci

II.Dünya Savaşı’nın hemen akabinde Kenya’da milli uyanış süreci başladı ve 1946’da Kenya Afrika Birliği Partisi (Kenya African Union Party) kuruldu; bir yıl sonra da Jomo Kenyetta’nın (1894-1978) başkanlığında toprak reformu, sendika hakları ve siyasi serbestlik talepleri başladı. 1949 yılında Kikuyu, Meru, Kamba ve Embular’ın “Mau-Mau” başkaldırısı patlak verdi ki bu karşı adımın hedefi, yerlileri yok sayan sömürge düzenini yıkarak ülkeyi önceki konumuna yani adem-i merkeziyetçi sisteme getirmekti.

İsyan sürecinde harekete katılanlardan ve diğer kesimlerden en az 15.000 kişi öldürüldü. 1952’de Jomo Kenyetta, olayların baş sorumlusu olarak tutuklandı ve 100.000’den fazla insan ülke genelinde hapse atıldı ve isyanı başlattıkları için Kikuyulara siyasetten el çektirildi ve yönetimin karar verme sürecinin dışında bırakıldılar. Sömürgecilik yönetimi nam-ı diğer İngiliz idare sistemi,ayrıcalıklar ile karakterize oldu ve Littleton (1957) ve Lennox Boyd Anayasaları (1958) ile varlığını muhafaza etmeyi sürdürdü.Burada önemle belirtmek gerekir ki, ilk iki anayasanın oluşturulması ve benimsenmesi esnasında yerliler dışarıda bırakılmış ve bu ölçüde dışlanmaları,anayasanın görüşmeksizin, yerlilerin katılımı olmaksızın kabul edilmesine neden olmuştur. Yerlilere danışılmadan anayasanın empoze edildiği bu ‘tepeden inmeci’yaklaşım ile sömürgeci rejimin zorlayıcı güçlerinin kendi menfaatleri yönünde pekiştirilmesi amaçlanmıştır. Lord Lugard tarafından açıkça belirtildiği üzere Avrupalıların beyni ile sermayesi, hiç bir zaman saf insancıl güdüler ile enerji kaynaklarının geliştirilmesini amaçlamamıştı.

Nihayetinde bu olumsuz tablo, Kenya’nın gerçek sahipleri nezdinde kabul görmedi ki çok geçmeden iç bölgelerdeki beyazlar, can güvenliği zaafiyeti oluştuğu için ellerindeki ekilebilir verimli arazileri terk etmeye başladılar ve kademeli olarak sömürge idaresi çökmeye yüz tuttu. Beklediği sonucu alamayan Sömürge İdaresi güç kaybederken, bağımsızlık yolunda önemli bir adım olan bu hareket, Kenyetta’yı milli kahraman figürüne dönüştürdü. 1962’de sürgün hayatından kurtulan Kenyetta, 1963 seçimlerini zaferle taçlandırarak hükümetin başına geçti ve 12 Aralık 1963 tarihinde ülke bağımsızlığına kavuştu. Birinci yıl dönümünde Kenyetta, bağımsız Kenya’nın ilk devlet başkanı oldu. Bu süreçte bilhassa Mısır, Cemal Abdünnâsır döneminde Kenya’nın bağımsızlık hareketine büyük destek verdi. Ayrıca Zengibar Sultanı’nın kıyı bölgeleri üzerindeki haklarından feragat etmesi, bu sürece müspet bir ivme kazandırdı. 1969 ve 1974 yıllarında yapılan seçimlerde de üst üste Kenyetta’nın seçilmesi, az da olsa kurumsal kimliğin oluşmasında katkı sağladı.

Kenya’daki Ayrılıkçı Hareketler ve Son Yıllardaki Gelişmeler

Bağımsızlığın hemen sonrasında, sömürge yönetiminin ayrılması ile kurulanyeni yönetime tehdit olabilecek ayrılıkçı hareketlere tanık olunmuştur. Kenya’nın ilk başkanlık yönetimi, biri sahil bölgelerinden birinde diğeri ise Kuzey Sınır Bölgesi’nde olmak üzere iki ayrılıkçı hareket ile karşılaşmıştır. Bu hareketlerden ilki,sömürge yönetimi tarafından on mil şeridin Kenya’ya verilmesine itiraz eden Mwambao Ayrılıkçı Hareketi’dir. İkincisi, Kenya’nın kuzey sınırı boyunca yerleşenShifta adlı Somali ayrılıkçı hareketidir. Her iki hareketin de 1962 yılında Lancester Anayasa Meclisi’nde temsil edildiği konuşmalarda, ilki Kenya içerisinde üniter bir devlet yapısını kabul ederken ikincisi bu teklifi reddetmiş ve Shifta Milisleri ile savaşaçma kararı almıştır. Bunun üzerine devlet bölgede güvensizliği arttırabilecek herhangi bir çabayı ortadan kaldırmak içinaşırı güç kullanmıştır.Böyle bir ortamda devlet, hukuku uygulamada başarısızlığa düştüğü zamanlarda meşruiyetini kaybetmekte ve devlet ile toplum arasında herhangi bir bölgede devlet politikalarının etkili bir şekilde uygulanmasına engel olacak bir boşluk doğabilmektedir.

Birçok ülke, idari sistemlerinin yapısı ile ilgili sorunlar ile karşı karşıyadır.Zayıf idari ve anayasal çerçeveler, peşi sıra zayıf yönetişim, istikrarsızlık, yetersiz kamu hizmeti verilmesine yol açmaktadır. Bu da sürecin hem halkın hoşnutsuzluğu hem de başarısız bir devlet idaresi ile sonlanmasına neden olmaktadır.Kenya’da da sömürgecilik mirası ve merkezi idari sisteminin varlığı gerek cebri güçlerin pekiştirilmiş olmasına gerekse ‘yaratılmış’ sınır problemlerinin çözülmeden kalmasına; dolayısıyla Afrika’daki mevcut yönetimlerin olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır.

İngiliz Sömürge İdaresi, bölgede var olduğu sürece Kenya’nın kuzeydoğu bölgesinin az gelişmiş ve verimsiz olduğu imajı vurgulanmıştı. Bölgenin yerleşik halkı (çoğunlukla etnik olarak Somalili göçebe çobanlar), Kenya’nın nüfusuna tam anlamı ile entegre olmamıştı. Modern devletleşme sürecinde bölgede yerleşik halk, ayrılıkçı hareket başlatmışve Somali Cumhuriyeti’ne katılmayı tercih etmişti. Bu hareket, bağımsızlığından bugüne Kenyalı liderler tarafındaniyi karşılanmamış ve ‘ayrılıkçılar’ olarak anılmaya başlamıştı.

Devlet ricali tarafından gücü pekiştirmek amacı ile merkezi hükümet sistemi benimsenmiş vebaşkaldıran bölgedeki ayaklanmayı bastırmak üzere aşırı güç kullanılmıştır. Bunun sonucunda Kenya’nın kuzeydoğu kısmı, devletten ayrılma hareketleri 1963’ten 1968’se kadar devam etmiştir. Ancak söz konusu ayrılıkçı hareketler bir kaç yıl içinde etkisini kaybetmesine rağmen,hükümetin bölgeye ilişkin politikasının değişmemesi ve bu bölgenin geri kalmasına neden olmuştur.

Merkez-çevre sürekliliği, bölgedeki çatışma ortamının oluşmasında ve bu az gelişmişlikte önemli bir rol oynamış görünmektedir. Bunun nedeni bölgenin, ‘çevrede’ kalması ve merkezden ayrılığı nedeniyle daha az önem verilmesidir. Bu yüzden bölge, yerleşmiş sistem dolayısıyla az gelişmiş bir yer haline gelerek; yetersiz altyapı, zayıf sosyal hizmetler, sosyal dışlama ve polis zulmü gerekçeleriyle ülkenin geri kalanından neredeyse elli yıl geride kaldı.Böyle bir ortamda ülkede iktidar olan hükümetler,bölgenin yüklendiği zorlukları aşabilmek için çok az iyileştirme yapmıştır. Yetki devri,kaynaklar ve idari sistemlerin taban düzeyinde insanlara yakınlaştırılması sayesinde,bölgeye ciddi tehditler oluşturan sorunların çözümü açısından umut olarak görülmüştür. Zira yetki devri, demokratik siyasi kültürü güçlendirip bölgesel toplulukların aidiyet duygularını pekiştirirken, hesap verilebilirlik bilincini arttıran siyasi katılım için olanaklar sunmaktadır.

Yeni Anayasa çalışmalarıyla yönetimin,adem-i merkeziyetçi hale getirilmesi amaçlanmakta ve merkezi idareden, yetkilerin devredildiği sisteme geçilmesiyle, yaşanan zorlukların üstesinden gelinmesi beklenmektedir. Gücün adem-i merkeziyetçi yöntemle dağıtılmasının, az gelişmişlik ve merkezi idare sisteminden kaynaklanan sorunları etkin biçimde çözecek diğer reformları teşvik edeceği tahmin edilmektedir.Sömürge sonrası anayasa yapımı süreci, tartışmalı anayasal sorunlara çözüm bulunmasının çok da kolay olmayacağını göstermiştir. Önemli bir başlangıç noktası, geçmişteki olaylardan ders almaktır. Kenya’da farklı zaman dilimlerinde siyasi tecrübeler göstermiştir ki 2005’teki başarısız referandum ile Kenya’nın yeni anayasasına giden yolu sağlayan 2010 referandumu arasındaki yapısal fark, ilkinin yasal çerçeveden yoksun olunması, sonrakinin ise iyi organize edilmiş ve adil bir referandumun yapılmasını sağlayacak bir yasal çerçeveye sahip olmasıdır.

Hâli hazırda Kenya’nın anayasayla düzenlenmiş 47 ‘vilayet yönetimi’ bulunmaktadır.Ülkenin bazı bölgelerinde sayısız sorunlar olduğu göz önünde bulundurulursa, yetki devri modelinin ülke genelindeki birçok soruna çözüm ürettiği söylenebilir.Kenya’da merkezi sistemle ilgili sayısız sorunun çözülmesi için bu model, en iyi tercih olarak görülmektedir ki bu yeni yönetim sistemi, Mart 2013 genel seçiminden hemen sonra başlamış bulunmaktadır.Siyasi, idari ve mali yetkilerin ulusal düzeyden yarı-otonom alt-milli anayasal ya da kanuni temsilcilere nakledildiği bir adem-i merkeziyetçilik biçimi diyebileceğimiz bu model, ülkenin kuzeydoğusundaki geri kalmış bölgelerde kurumsal ve toplumsal inşa sürecinin başlamasını sağlamıştır.Bölgedeki yerel hükümetler, merkezi sistemden kalan sorunlar ve az gelişmişliği ortadan kaldırmak için politikalar ve çalışma planları oluşturmuşlardır. Bölgedeki üç yerel yönetimin bu tür kalkınma planları (Garissa,Wajir and Mandera) altyapı, eğitim, tarım, temiz suya erişim, sağlık tesisleri ve küçük/orta ölçekli girişimcilerini canlandırma gibi alanlar dahil olmak üzere bütün sektörlerde birtakım değişimler ve gelişmeler meydana getirmiştir. Türkiye var olan bu ortamı, kendisine yeni bir pazar olarak okursa muhakkak başarılı olacaktır.

Kenya’da Güvensizlik Ortamı

Kenya askeri birlikleri, eş-Şebâb aşırılıkçı hareketinin kıyı bölgelerindeki ve Dadaab mülteci kampındaki turistleri ve insani yardım çalışanlarını kaçırmaya çalışmalarına ve 2011 yılında Somali’nin zorlu karmaşa durumuna müdahale etmeye çalışmasından bu yana Kuzeydoğu bölgesi karışıklıklar ve misilleme saldırıları altında yaşamaya çalışmaktadır. Bu örgütün faaliyetleri Somali’de artış gösterdikçe grup Kenya kuvvetlerinin Somali’ye müdahale etmesine karşılık olarak faaliyetlerini Somali’ye doğru kaydırmaktadır. 2014 yılından bugüne eş-Şebâb, Kenya’da 90’den fazla saldırı gerçekleştirmiştir ve bu sayı 2013 yılında gerçekleştirilen saldırıların neredeyse iki katına denk düşmektedir. Bu saldırılar Mandera (19saldırı), Nairobi (9 saldırı), Mombasa (9 saldırı), Garissa (7 saldırı) ve Wajir (5 saldırı) bölgelerinde yoğunluk kazanmıştır. Yani üç az gelişmiş bölge (Mandera, Wajir ve Garissa),aşırılıkçı grup tarafından 50’ya yakın saldırıya maruz kalmıştır ve bunun sonucunda yerel hükümetlerin verimli bir dönüşüm sürdürebilmeleri ve kalkınmaya odaklanmaları zorlaşmıştır.

Eş-Şebâb tarafından gerçekleştirilen sürekli saldırılar, bölgede yaşayan insanların yaşamlarında çok fazla korku ve belirsizlik yaratmaktadır. Bölge Somaliile geçirgen ve oldukça uzun bir sınır paylaşmaktadır ve bu grup ülke içerisinde terör hücreleri ve saklanma yerleri oluşturabilmek, bunun sonucunda da bölgenin az gelişmiş ve marjinal olmasına neden olan zayıf durumu daha da kötüleştirecek tahribat, yıkım ve hukuksuzluk yaratmak için her türlü çabayı göstermektedir. İç Güvenlik Bakanlığı’nın emniyet birimleri, radikal grupların birçok saldırısını engellemesine rağmen gruplar, cana ve mülke zarar verme gibi, özellikle kuzey doğu bölgesinde olmak kaydıyla ülke genelinde kayıplara neden olmuştur. Sürekli saldırıları insanların yaşamlarına korku salmaları nedeniyle yerel hükümetlere tehdit oluşturmaktadırlar.

2014-2015 yılları arasında terörist grup bölgede birçok planlı saldırı gerçekleştirmiştir. Ancak bunlar arasında en ölümcül olanları 147 üniversite öğrencisinin öldürüldüğü Garissa Üniversitesi saldırısı, 28 öğretmenin öldürüldüğü Mandera saldırısı ve 36 Müslüman olmayan maden işçisinin öldürüldüğü Mandera’nın dış bölgelerinde gerçekleştirilen maden saldırılarıdır. Eş-Şebâb, saldırılarının nedeni olarak Kenya’nın Somali’ye müdahalesini göstermiş ve “Müslümanlar üzerine yapılan son hava saldırısı gibi acımasız saldırılarına devam edeceklerini” söylemişlerdir. Grup,ölenlerin sayısını resmi rakamların gösterdiğinden daha yüksek şekilde duyurmuştur.Oluşturulan bu güvensizlik ortamı, beraberinde sokağa çıkma yasaklarını getirince bölgenin ekonomik kalkınması bu süreçten olumsuz etkilenmektedir.

Sonuç olarak şu unutulmamalıdır ki, Afrika’da sömürge idarelerinin sonu, sömürgeci yapıların da sonu anlamına gelmemektedir. Sömürgeci politik ve sosyo ekonomik sistemlerin sistematik bir şekilde uygulanması, kıtanın genç devletleri üzerinde silinmez izler bırakmıştır. Büyük batılı güçler ellerini kolonilerinden tamamen çekmemiş ve sürekli olarak gerek politik, gerek ekonomik gelişmeleri etkilemeye çalışmışlardır. Büyük devletlerin politik ve ekonomik ilişkileri, koloniler ile bağlantıları üzerinden çok yanlı ilişkiler ve angajmanlara dayanmaktadır.Dolayısıyla iyi yönetim, şeffaflık, katılım ve kaynakların eşit dağılımı ülkede ortaya çıkabilecek çatışma olasılıklarını azaltmada muhtemel yöntemler olarak görülmektedirler.

Share.

Yazar Hakkında

Dr. Öğr. Üyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi.1986’da Osmangazi’de (Bursa) doğdu. Aslen Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı Ürünlü (Unulla) köyündendir. 2004’te Bursa İpekçilik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nden ve 2009’da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bölüm birincisi olarak mezun oldu. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından verilen yüksek lisans ve doktora bursunu kazarak bu kurumda ‘araştırmacı bursiyer’ statüsünde 3,5 yıl araştırmalarına devam etti. Ayrıca doktora sürecinde T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun bağlı kuruluşu Türk Tarih Kurumu bursiyerliğine hak kazandı. İstanbul Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Kavas’ın danışmanlığında “Osmanlı Devleti’nin Afrika’da Avrupa Sömürgeciliğine Karşı Siyaseti [XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın Başları]” konulu yüksek lisans tezini (2009-2011) ve “Afrika’nın Kuzeyini Güneyinden Ayıran Toplum Tevârikler ve Stratejik Konumları: Osmanlı-Tevârik Münasebetleri” konulu doktora tezini (2011-2015) başarıyla tamamladı. Buna ek olarak Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında Afrika üzerine ikinci doktorasına devam etmektedir. Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922) [Ankara, 2013] başlıklı kitabı yanında Trablusgarp: Hedefteki Ülke Libya’nın Tarihi; Tarih-i İbn-i Galbun&Trablusgarp Tarihi, Osmanlı’dan Günümüze Afrika Bibliyografyası ve Sudan Seyâhatnâmesi gibi Afrika kıtasıyla ilgili ortak kitap çalışmaları, makaleleri, ulusal/uluslararası tebliğleri ve saha ile ilgili raporları/analizleri bulunmaktadır. Türk-Libya Dostluk Derneği’nin genel sekreteri olan Tandoğan, Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu üyesi olup başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.

Yorum Yap