Darbelerin Gölgesinde Ortaafrika Cumhuriyeti: İstikrarsızlaştırılmanın Kısa Hikayesi

0

”Afrika olmadan Fransa, hızla bir üçüncü dünya ülkesi haline gelecektir.”
Jacques Chirac

Askeri darbeler, dünyanın değişik coğrafyalarında siyasi istikrarsızlığın doğrudan temeli olmuş veya siyasi istikrarsızlıklar askeri darbelerin kapısını aralamıştır. Sosyal ve siyasi kurumları yerli yerine oturmamış, demokratikleşme sürecini tamamlayamamış veya devlet sisteminde aksaklıklar bulunan ülkelerde askeri darbeler meşru zeminlerini daha hızlı oluşturmuştur. Tarihin seyri içinde ve günümüzde askeri darbe ile yönetimi değişen ülkelerin genel karakteristikleri arasında sosyal ve siyasi istikrarsızlığın yanı sıra sosyo-ekonomik durum, gelir eşitsizliği, eğitim düzeyi, sömürgecilik, kolonicilik, bağımlılaştırma gibi etkenler başı çeker. Özellikle Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde yaşanan askeri darbelerde bu tür etkenlerin başat konumda oldukları söylenebilir. Askeri darbelerin bu bölge ve ülkelerde ortaya çıkma nedenleri kadar darbe süreçleri içinde veya sonrasında siyasi yapı ve devlet sistemine etkileri de göz ardı edilmemelidir.
Askeri darbe denince akla ilk gelen bölgeler arasında Latin Amerika, Güneydoğu Asya, Ortadoğu ve Afrika gelir. Özellikle Afrika, kıta genelinde sık sık yaşanan askeri darbeler ile dünya gündemine gelmiş, darbelerin kaçınılmaz sonucu olarak tıkanan demokratik sistemlerin yerine uzun yıllar kendine zemin bulan askeri veya sivil diktatörlüklerin azımsanmayacak kadar olduğu bir kıtadır. Askeri darbe ve sonrasında demokratik sisteme geçmeye çalışan ülkelerde de asker kökenli siyasetçi ve devlet yöneticilerinin yine sayısı küçümsenmeyecek kadar çoktur. Tabii ki dünya tarihi boyunca Afrika kıtası askeri darbeler ile yüz yüze kalmış durumda değildi. Kıtanın darbelere sahne olmasında koloni sonrasının siyasi, ekonomik istikrarsız(laştırılma) dönemlerinin etkisi büyüktür.
Koloni, Bağımsızlık ve Darbeler
1950’lilerin sonu ve 1960’ların ilk yıllarında koloni yönetimlerinin fiilen sona ermesi ve Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarını ilan edip, ulus devlet kurma çabaları ile beraber ortaya çıkan en önemli sorun yeni devletlerin ekonomik, siyasi, sosyal kurumlarının olmaması, var olanların ise henüz yerli yerine oturmamış olmasıydı. Buna karşın sömürgeci güçlerin oluşturdukları ve kendi yönetici eliti mevcut ve teşkilatlı halde olan tek kurum ordulardı. Böylesine önemli kurumlarından yoksun olan ülkelerin tek, güçlü ve modernize olmuş kurumu durumundaki orduların askeri elitleri bu ülkelerde öylesine önemli boşluklar buldular ki, kendilerinde ülkeleri yönetme cesareti ve selahiyeti gördüler. Bu durumda 1960’lı yıllardan günümüze kadar Afrika kıtasında sistemli bir şekilde darbelerin yaşanmasına sebep oldu. Afrika’da koloni döneminin de-militarizasyon politikalarına rağmen koloni kuvvetlerinin çoğunluğunu oluşturan yerel askeri güçlerdi ve koloni sonrası kurulan devletlerin ulusal orduları da bu güçlerden oluştu. Yeni Afrika devletlerinin üst rütbeli subaylarının, kolonyal güçlerin teorik ve pratik eğitimlerinden geçmesi bu elitlerin zihin dünyalarının ‘batıcı’ ve ‘modernist’ bakış açısında şekillenmesine yol açtı. Böylece bölgeden fiilen çekilen Batılı güçler arkalarında kendi çıkarlarını da gözetebilecek müttefikler bıraktı.
Koloni dönemi Sahraaltı Afrikası’ndaki askeri güçlerin ouşturulmasında bir diğer önemli etken, kabile ve etnik ayrım dikkate alınarak oluşturulan silahlı ve askeri güçlerdir. Böylece koloni yönetimleri diğer kabile veya etnik unsurlar üstünde hegemonya sağlamış ve bölgeyi istikrarsızlaştırarak kendilerine yönelik siyasi ve askeri hareketlerin çıkışını engellemeye çalışmışlardır. Bölgede yaşanan askeri darbeler, çatışmalar ve siyasi istikrarsızlıklarda kabile ve etnik ayrıma dayalı ittifaklar kadar bir diğer önemli unsur din ve mezhep politikalarıdır. Koloni öncesi dönemden başlayarak misyonerler eliyle yapılan ve koloni döneminde ise hız kazanan hristiyanlaştırma faaliyetleri Sahraaltı Afrikası’nda etnik ve kabile çatışmalarının yanı sıra Müslüman-Hıristiyan gerginliğinin tırmanmasına yol açmıştır. Günümüzde özellikle Ortaafrika Cumhuriyeti’nde yaşanan katliamlar, Fransız koloni yönetimi döneminde temeli atılan politikaların neticesinde gerçekleşmiştir. Gerginlik kaynağı her ne olursa olsun zengin yeraltı kaynakları olan Ortaafrika Cumhuriyeti gibi bölge ülkeleri çatışmaların ve askeri darbelerin gölgesinde, istikrarsızlık ve yoksulluk çekerken, istikrarsızlığın müsebbibi Batılı ülkeler, bu ülkelerde koloni sonrası yıllarda da tasarruflarını gerçekleştirmeye devam ediyorlar.
‘İstikrarsızlaştırma’ Örneği Ortaafrika Cumhuriyeti
Ortaafrika Cumhuriyeti bağımsızlık öncesi, şimdiki Çad, Gabon, Kongo ülkelerinden oluşan Fransız sömürge idaresi tarafından ‘Fransız Ekvatoral Afrikası’ olarak adlandırılan bölgenin içinde kalan bir ülkedir. Fransızların bölgenin içinden geçen nehirlerden yola çıkarak Ubangi-Şari olarak isimlendirdikleri ülke zaman içinde yine Fransız yönetimi tarafından Ortaafrika olarak adlandırılmıştır. Ülkenin bağımsızlığına kavuşması 1958 yılında Fransa ve Fransız kolonisi ülkelerde yapılan anayasa referandumu ile başlayan süreç içinde gerçekleşmiştir. Ortaafrika Cumhuriyeti’nin bağımsızlığa kavuşmasında en önemli rolü daha sonra OAC’nin kurulmasına öncülük edecek olan Barthelemy Boganda oynamıştır. Boganda, çiftçi bir ailenin oğlu olarak Moyen-Kongo (Kongo) sınırları içinde yer alan, bugün OAC sınırları içinde olan ve başkent Bangui’ye yakın mesafede bulunan Bobangui’de doğmuştur. Boganda aynı zamanda OAC’nin ilk Katolik rahibidir. Boganda bu yönüyle güçlü bir referansa sahip olarak, Vatikan’ın da desteği ile 1946 yılındaki seçimlerde Fransa Ulusal Meclisi’ne girmeye hak kazandı. Boganda’nın koloni yönetiminin adayını yenmesi ve yavaş yavaş dillendirmeye başladığı ulusalcı söylemler, kısa sürede ülke genelinde tanınmasına ve siyasi bir liderin doğuşuna sebep oldu. Fransızlar Boganda’nın karizmasına karşı gelinemeyeciğini anlayıp anlaşma yoluna gittiler ve Boganda’ya 1957 yılında Fransız Ekvatoryal Afrikası Başkanlığı payesi verdiler. Bu başkanlık Boganda’ya Ruanda, Kamerun, Angola, Demokratik Kongo gibi ülkelerin de dahil olduğu Fransız yönetimindeki tüm bölgenin Latin Afrika Birleşik Devletleri adı altında birleşebileceği ve buna öncülük etme fikri verse de Boganda’nın bu hayalden uzaklaşması kısa sürmedi ve yeniden OAC’ye odaklanmak zorunda kaldı. Boganda, 1958 yılında OAC’ye başbakan oldu ve yeni bir anayasa taslağı hazırlamak için harekete geçti. Boganda, böylece ülkenin bağımsızlığını resmen ilan edecekti. Daha önce Fransız Katolik Partisi’nden istifa etmiş ve Siyah Afrika’nın Sosyal Gelişimi adında bir harekete liderlik ederek bağımsızlığa giden yolun tüm taşlarını döşemişti. Fakat Barthelemy Boganda, Afrika’nın özellikle Fransız yönetiminde bağımsızlığına kavuşmuş veya kavuşmak üzere olan ülkelerin liderleri gibi şüpheli bir uçak kazası ile yaşamını yitirdi. Şüpheli ölüm üzerindeki spekülasyonlar arasında OAC bağımsızlığına 13 Ağustos 1960 yılında Boganda’nın halefi David Dacko liderliğinde kavuştu.
Dacko, ilk cumhurbaşkanı olduğu, tek parti rejimi ile yönettiği OAC’de 1962 yılında yapılan ilk seçimleri de rahat kazanarak liderliğini pekiştirdi. Fakat bağımsızlığına kavuşmuş diğer Afrika ülkelerindeki gibi bahar günleri kısa sürdü. Dacko, ülke ekonomisini kalkındıracak hamleleri yapamadı ve ülkeyi iflasın eşiğine getirdi. Dacko’nun ekonomiyi düzeltmek için, Soğuk Savaş yıllarında Rusya ve özellikle Çin ile yakın ilişkiler kurması, Fransa ve diğer Batılı ülkeleri rahatsız etti. Fransa arka bahçesi olarak gördüğü eski kolonilerinde hem etkisini kaybetmek istemiyor hem de bölgede kendisinden başka bir gücün varlığını, çıkarları ile çelişkili olarak görüyordu. Dacko’nun bu hamleleri Fransa’nın askeri darbeye göz yummasına ve OAC’de askeri darbelerin yolunun açılmasına sebebiyet verdi. Fransa ve anti-komünist müttefikleri Dacko’nun demokratik kurumları yeni yeni şekillenmeye başlamış otokratik yönetimine karşı, Bokassa’nın zalim ve acımasız yönetimine dahi razı olmuşlardı.
1939 yılında Fransız askeri güçlerine katılan, teorik ve pratik askeri eğitiminden geçerek generalliğe kadar yükselen Jean Bedel Bokassa, OAC’nin ilk cumhurbaşkanı olan David Dacko tarafından Fransız askeri güçlerinden ayrılması sonrası yeni OAC devletinin genelkurmay başkanlığına getirildi. Cumhurbaşkanı Dacko’nun uzaktan akrabası olan Bokassa, eline geçirdiği askeri gücü kendisini bu göreve getiren Dacko’yu devirmek için kullandı. General Bokassa’nın, 31 Aralık 1965 günü başlattığı darbe bir gün içinde başarılı olarak 1 Ocak 1966 yılında kendini devlet başkanı ilan etmesi ve Dacko yönetimine son vermesi ile sonuçlandı. OAC, Bokassa yönetimi altında var olan tüm demokratik kurumların ortadan kaldırılması, anayasanın ve Ulusal Meclis’in feshedilmesi sonrası otokrasiden diktatörlüğe adım atmış oldu.
Afrika ülkelerinde bağımsızlık sonrası oluşturulan ulusal orduların elitleri yani subayları Fransız askeri eğitiminden geçmiş olmasına rağmen ordu birlikleri sayı, silah, teçhizat ve eğitim bakımından yeterli değildi. Dacko’ya karşı darbe yapan General Bokassa’nın başkent Bangui’yi sadece 450 paraşütçü asker ile kontrol altına alması buna verilebilecek en önemli örnektir. Başkent Bangui’de başkanlık sarayı, devlet radyosu ve devlet daireleri kısa sürede darbecilerin kontrolüne geçti. Çok az sayıda asker, darbecilere karşı koyabildi. Bunlardan biri Bakossa’nın birlikleri ile girdiği çatışmada öldürülen General Clement Hassen idi. Darbenin gerçekleştiği 1965 yılında OAC silahlı kuvvetleri 100 havacı, 700 başkanlık muhafızı, 500 jandarma ve 350 polis birliğinden oluşmaktaydı.
Kendisini ülkenin cumhurbaşkanı ilan eden Bokassa, ekonomiden dış politikaya kadar kendi ajandasını uygulamaya başladı. Dış politikada ilk hamlesi Çin ile ilişkileri kesmek oldu. Bokassa Operasyonu adını verdiği ekonomik reformları planladı ve devasa ulusal tarım ve endüstri alanlarının kalkınma taslaklarını hazırladı. Bokassa tüm bu planlara rağmen bunu uygulayacak ve yönetecek bürokrat ve yetişmiş eleman sıkıntısı yüzünden planlarını hayata geçiremedi. Bokassa’nın öngörülemez politikaları ve gizli ajandası, Fransızları rahatsız etmeye başladı. 1979 yılında ülkeyi demir yumruk ile yöneten ve muhaliflere karşı acımasız yöntemler uygulayan Bokassa, kendini ülkenin kralı ilan etti. İmparator I. Bokassa olarak Ortaafrika Krallığı’nın tahtına çıktığı törenlerde yaklaşık 20 milyon dolar harcandı. Ülke ekonomisinin dibe vurduğu ve halkın yoksulluk çektiği ülkede kendisine yönelik muhalif gösterilerin başlamasıyla sert tavrını artırdı. Ortaafrika Halkını Özgürleştirme Hareketi ile muhalifler örgütlenmiş ve OAC’nin başkenti Bangui’de başlayan gösterilerden birinde 250 öğrencinin tutuklaması ve Ngaragba adı verilen hapishanede 100 kadarının işkence sonucu ölmesi ile Fransa daha fazla Bokassa’nın arkasında duramadı. Fransa kendi kontrolünden çıkan Bokassa’yı, darbe ile devrilmesine göz yumduğu David Dacko’ya verdiği askeri destek ile alaşağı etti. Bokassa’nın Libya ziyaretinde olduğu zaman diliminde Fransızların Barracuda Operasyonu adını verdiği askeri müdahale sonucu Bokassa yönetimi son buldu. Ülke yeniden kurucu iradenin yönetimi ve Cumhuriyet sistemine geçerken Bokassa önce Fildişi Sahili, ardından Fransa’ya sığındı.
Fransa destekli askeri darbe ile yeniden cumhurbaşkanı olan David Dacko, 13 yıllık Bokassa yönetiminin enkazını önünde buldu. Kurucu ve kuruluş idaresinden tamamen sapmış, kurumlarının çoğu tasfiye olmuş bir OAC ile karşılaştı. Dacko’nun, iktidarını davem ettirmek için dış ekonomik ve askeri yardıma ihtiyacı vardı ve Fransızlar bunu fırsata çevirerek ülkede tamamen kontrolü ele geçirdiler. Ülkenin batısındaki Bouar kentinde sömürge dönemine benzer şekilde Fransız askerleri konuşlandı. Jean-Claude Mantion isimli istihbaratçı bir albay bu birliğin başına geçti. Mantion 13 yıl OAC’de defacto yönetici olarak kalması nedeniyle ‘genel vali’ lakabı ile anılıyordu. Fransa’nın böylesine etkili olduğu bir dönemde 1981 yılında yapılan çok partili seçimlerde David Dacko, Ange-Félix Patessé’yi mağlup edince kısıtlı da olsa demokratik kısa bir dönemin yolu açıldı. General Andre Kolingba’nın askeri darbe ile David Dacko’yu görevden uzaklaştırması ile başlayan Kolingba yönetimi 1982 yılında Patessé’nin başarısız darbesi ile karşılaştı. Fransız elçiliğine sığınan Patessé, Fransa’nın ‘gölge valisi’ Mantion’un araya girmesi sonucu Togo’ya gitti. Yeniden askeri diktatörlüğün boyunduruğuna giren OAC Kolingba’nın 1986 yılında hazırladığı anayasa ve 1988 yılındaki muhalefetin katılmasına izin verildiği seçimlerde Kolingba kendi anayasasının meşruiyetini ilan etmiş oldu. Kolingba’nın anayasası tek parti-tek adam ve altı dönem cumhurbaşkanı olmasının önünü açıyordu. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve küresel boyutta başlayan özgürlük hareketleri, OAC’de de değişim taleplerini bereberinde getirdi. Ülke genelinde başlayan gösterilere ve ABD ile Fransa gibi güçlerin baskılarına dayanamayan Kolingba yönetimi serbest seçim yapılmasını kabul etti. Yapılan hür seçimler sonucunda Ange-Félix Patessé cumhurbaşkanı seçilerek yeni bir süreç başladı.
Askeri darbeler ve diktatörlükler ile geçen uzun yıllar zaten pek çok sorunu olan OAC’ye pahalıya patlamış, ülke ekonomisi ile sosyal ve siyasi kurumları tamamen iflas etmiş, halk en basit sosyal yardım ve imkandan yararlanamaz hale gelmiştir. Patessé’nin tüm bu zorluklara rağmen bir de askeri kalkışmalar ile mücadele etmesi ülkeyi yönetilmesi güç bir hale dönüştürdü. Nisan, Mayıs ve Ekim 1996 yılında üç askeri darbe teşebbüsü ile karşılaşan OAC kronikleşen istikrarsızlık ve bunalımlar, yeni fay hatlarının doğduğu bir dönemin içine girmeye sebebp olmuştur. Patessé oluşturduğu yeni hükümette, Kolingba yanlısı isimlere yer vermesine rağmen 1996 yılının Ekim ayında yeni bir askeri kalkışma ile karşı karşıya kaldı. Yakoma grubu adı verilen ve Kolingba yönetimi döneminde ordunun içine sokulan Kolingba’nın da mensubu olduğu Ngbandi etnik grubuna mensup askerlerin kalkışması, Fransız birliklerinin müdahalesi ile savuşturuldu; fakat ülkede etnik gerilimin tırmanması engellenemedi. Kolingba’nın orduyu kendi etnik grubundan oluşturmasına karşılık Patessé’de kendi kabilesi Gbaya’dan askeri birlikler oluşturmaya başladı.
1999’da yapılan seçimleri kazanan Patessé, 2001’de Kolingba’nın desteklediği yeni bir başarısız darbe girişimine sahne oldu. Başarısız darbe girişimi ve ardından yaşanan olaylar Patessé yönetiminin sonlanması ile nihayete erdi. Cumhurbaşkanı Patessé, darbenin tüm faturasını silahlı kuvvetlerin başındaki general François Bozize’ye çıkartıp görevden almaya kalkışması, Bozize tarafından kabul edilmedi ve ordu Patessé ve Bozize yanlıları olarak ikiye bölündü. Ekim 2002 yılında başlayan askeri kalkışma ile ülke yönetimi tekrar askeri sıkı yönetimi altına girdi. 2003 yılında Cumhurbaşkanı Patessé, Nijer’e gitti ve Bozize’ye bağlı darbeci birlikler, başkent Bangui’yi tamamen kontrol altına aldı.
2000’li yıllardan önce öncelikle siyasi ve ekonomik, krizlerle başbaşa kalan OAC, 2000’li yıllarla birlikte dini ve etnik krizlere de sahne olmaya başladı. Ülke yönetiminde sadece hristiyan yöneticilerin söz sahibi olması, askeri darbeler ve diktatörlükler ile etnik, kabileci yapıya bürünen ordu ve otoritesi tamamen kaybolmuş devlet yönetimi ülkede bir iç savaşın sinyallerini vermeye başlamıştı.
Patessé’nin Çad lideri İdris Deby ile girdiği petrol sahası ve siyasi münakaşalar, Libya askerlerini Bangui’ye sokması OAC üzerinde etkisi olan Çad ve Fransa gibi dış güçlerin tepkisini çekti. 2003’te bu ülkelerin desteğini alan General Bozize, ülkede kontrolü ele almıştı. Hatta Ekim 2004’teki anayasa referandumu ve 2005 seçimlerinde zafer kazanan Bozize gücünü iyiden iyiye pekiştirdi. Toplumun farklı kesimlerinden, farklı din, mezhep ve etnik gruplardan insanlara yönetimde yer veren Bozize, kısa sürede gizli ajandasını uygulamaya başladı. Protestan mezhebinden olan Bozize kendini din adamı ilan edip ruhani bir havaya büründürerek kendine ait bir kilise kurdu. Yönetimde yer alan Müslümanları görevden alıp ağır baskılar uygulamaya başladı. Bozize’nin uyguladığı mezhepçi ve dini ayrımcılığa dayalı politikalar ile OAC’de etnik ve dini çatışmaların hatta korkunç katliamların yaşanmasının fitili ateşlenmiş oldu. Cumhurbaşkanı Bozize’nin baskı ve katliamlarına karşı Seleka adında çoğunluğu Müslümanlardan oluşan direnişçi grup örgütlendi ve 2008 yılında Bozize’yi Gabon’da barış anlaşması imzalamaya mecbur bıraktı. Fakat bu anlaşma hükümet tarafından hayata geçirilemedi ve Bozize, Seleka’ya karşı Anti-Balaka örgütünü kurdu. Anti-Balaka, OAC’de statü elde etmiş Müslüman azınlıktan rahatsızlık duyan Batı’nın da gözardı ettiği sistematik katliamlara başlayarak silahsız, çocuk ve yaşlı binlerce Müslümanı öldürdü. Seleka, ülkenin belli bölgelerinde kontrolü sağladı ve başkent Bangui’ye giren Seleka lideri Michel Djotodia, cumhurbaşkanlığını ilan etti. Hatta ülkedeki Anti-Balaka katliamları sebep gösterilerek Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerde ayrı devlet kurulduğu açıklandı. Fakat Ocak 2004’te Çad lideri İdris Deby’nin baskısı ile yerini Geçiş Hükümeti Cumhurbaşkanı Catherine Samba Panza’ya bırakmak zorunda kaldı. Bir askeri darbe sonucu gelmiş olsa da Djotodia, ülkenin ilk Müslüman cumhurbaşkanı olarak tarihe geçti.
Samba Panza, geçiş hükümetinin cumhurbaşkanı olarak ilk işi 2015 yılında darbe ve diktatörlükler ile şekillenmiş anayasayı değiştirip yeni taslağı halk oyuna sunmak oldu. Anayasa değişimi sonrası 2016 yılında geçiş hükümetini sona erdirecek seçimlerin yapılması ile Faustin Archange Tuadera, cumhurbaşkanı seçilerek ülkede yeni bir dönem başladı.
OAC, dini ve etnik olarak geniş bir yelpazeye sahip bir ülkedir. % 50 hristiyan, % 30-35 animist ve % 15 civarında Müslümanın yaşadığı ülkede sadece Hıristiyanlar yönetimde söz sahibi olmuş, Müslümanlar az sayıda temsil edilmiş veya kimlikleri görmezden gelinmiştir. Bu durum, tepkisel birikmeye yol açmıştır. Bir diğer önemli husus ise yönetimi ele geçiren elitlerin mensubu oldukları kabile ve etnik unsurların kadrolaştırması sonucu kabilecilik ve etnik ayrımcılığın devlet otoritesini zayıflatmasıdır. Ekonomik durum, yoksulluk ve açlığa varan nedenlerden dolayı rüşvet ve yolsuzluk OAC’yi olumsuz etkileyen faktörler arasında yer almaktadır. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün sıralamasında yolsuzluk ve rüşvet, OAC’nin listenin altlarında yer almasına neden olmuştur. Askeri darbelerin ve diktatörlüklerin yol açtığı istikrarsızlık ve ‘failed state’ sınıflandırması, yeraltı ve yerüstü kaynakları zengini bu Sahraaltı ülkesini, dış müdahalelere açık hale getiriyor belki de bu durum ülkenin bilinçli bir şekilde istikrarsızlaştırılması teorisini haklı çıkartıyor olabilir.

Share.

Yazar Hakkında

İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi, [email protected]

Yorum Yap