Çin-Afrika İlişkilerinin Tarihsel Seyri

0

Her başat güç olma iddiasındaki devlet gibi Çin Halk Cumhuriyeti de uluslararası ilişkiler sisteminde giderek daha da ön plana çıkan Afrika kıtasında nüfuz alanını genişletmeye çalışmaktadır. Sahadaki en büyük rakibi Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bunu yaparken kendi dünya görüşüne göre bir Afrika tasavvur ederek kıta ülkelerine ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi (vs.) yönden “benim gibi ol, kazan” mesajı verirken; Çin ise ekonomik, sosyal kültürel ve siyasi özellikleri ne olursa olsun, tabir-i caizse kıta üzerindeki devletlere “benim yanımda dur, kazan” telkininde bulunmaktadır. Yirmi birinci yüzyılın başlangıcından günümüze kadar geçen süre bir bütün olarak incelendiğinde, Çin’in Afrika’da sürekli aşama kat ettiği ve nihai olarak gelinen noktada ABD, Fransa, Birleşik Krallık, Rusya, Brezilya, Hindistan (vs.) gibi rakiplerine kıyasla kıtadaki en etkili dış güç olma vasfına daha fazla yaklaştığı görülmektedir.

Başlangıçta Kıta İle Kurulan İdeolojik İlişkiler

Çin’in Afrika kıtası ile olan ilişkileri M. Ö. 200’lü yıllara kadar dayanmaktadır. Bu tarihlerde Çin prenseslerinin Afrika’dan getirilen ipekli kumaşlardan yapılma elbiseler giydiği bilinmektedir. Bu ülkenin gerçek anlamda Afrika’ya odaklanması ise Soğuk Savaş yıllarına rastlamaktadır. ABD ve Sovyet Sosyalistler Cumhuriyetler Birliği(SSCB) örneklerinde olduğu gibi, Çin’in bu yıllarda kıtaya yönelimi de ideolojik bir nitelik taşımaktadır.  İlginç bir şekilde 1950’li ve 60’lı yıllarda kıtada ABD emperyalizmi ile rekabete giren Çin Halk Cumhuriyeti, 1960’lı ve 70’li yıllarda ise anlaşmazlığa düştüğü SSCB ile rekabete girişmiştir. Çin bu yıllarda kıtaya yönelik politikalarını icra ederken daha ziyade “anti-emperyalizm”, “ulusal özgürlük” ve “bağımsızlık” gibi söylemler üzerinden hareket etmiştir. Zimbabve’nin bağımsızlık mücadelesine destek olunması, Bandung Konferansı(1955), Afro-Asyalı Halkların Bağımsızlığı Organizasyonu ve 1963 yılında Çin Başbakanı Zhou Enlai’nin ilk kez kıtaya ziyaret gerçekleştirmesi esnasında verdiği mesajlar bu dönemde Çin’in kıtaya yönelik ideolojik politikalarının örnekleri hüviyetindeydi. Özellikle Enlai bu ilk ziyaretinde “emperyalizme karşı birlikte mücadele”, “yoksulun yoksula yardım etmesi” ve “güney-güney dayanışması” vurgularını sıklıkla dillendirmiştir.

Çin’in 1960’lı yılların ikinci yarısında Afrikalı ulusların iç işlerine müdahale etmeme prensibini sıklıkla ihlal ettiği görülmekteydi. Kamerun ile Nijerya’nın iç işlerine karışan ve Afrika ülkelerinde kendi dünya görüşüne göre bir sistem dizayn etme gibi çabalara giren Çin’e bu dönemde Afrikalıların yanıtı sert oldu. Kenya Çinli diplomatları sınır dışı ederken; Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Gana ve Tunus Çin ile diplomatik ilişkilerini kesti. Afrikalı ulusların bu tepkisi ise Çin’in kıtaya yönelik dış politikasını icra ederken daha dikkatli hareket etmesine neden oldu. Bu tarihten itibaren Çin kıtada ekonomik yardım ve yatırımlar vasıtasıyla kıta ülkelerinin güvenini yeniden kazanma ve -günümüze kadar uzanan- Afrikalı ulusların iç işlerine karışmama prensibini tekrar uygulamaya koyma çabalarına yöneldi. Çin’in Afrika politikalarındaki en büyük avantajı ise Batılı devletler gibi sömürge geçmişinin bulunmaması, hatta bu ülkenin geçmişte kendi bölgesinden veya Asya dışından gelen emperyalist güçlerce mağdur edilmesi edilmesiydi.

Ekonomik İlişkiler Canlanıyor…

1970’li yılların sonu ise Çin’in Afrika ile olan ilişkilerinde bir dönüm noktasını ifade etmektedir. Çin bu dönemde kültürel devrim fikrini bir kenara bırakarak, piyasa ekonomisi ile eşgüdümlü bir şekilde hareket ederek kalkınma yolunu seçti. Bu yeni tercih Çin tarafından Afrika ülkelerine yönelik olarak gerçekleştirilen yardımların azalmasına yol açarken, kıta ülkeleri ile Pekin arasındaki ticaret hacmini arttırdı. Örneğin 1976 yılında Afrika ülkelerine 100,9 milyon dolar ekonomik yardımda bulunan Çin, 1982 yılına gelindiğinde dış yardım miktarını 13,8 milyon dolara kadar azalttı. Tersi bir şekilde ise 1976 yılında 300 milyon dolar civarında olan Çin-Afrika ticaret hacmi, 1988 yılında 2,2 milyar dolar seviyesine yükseldi. 1978-1992 yılları arasında ülke siyasetinde -doğrudan ya da dolaylı olarak- bir numaralı adam durumunda olan Deng Xiaoping’in varlığı, Çin’in bu yeni eğilimlerini daha da kuvvetlendirdi.

1990’lı yıllarda Pekin yönetiminin Afrika’ya artan ilgisinin üç temel nedeni vardı. İlk olarak, hızla kapitalistleşen Çin sanayi başta olmak üzere çeşitli alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak için ham madde kaynaklarına ve yeni pazarlara ihtiyaç duyuyordu. İkinci olarak, 1989 yılında Tiananmen Meydanı’nda öğrenciler tarafından başlatılan protesto gösterilerinde Batılıların protestoları sert bir şekilde bastıran Çin’e yönelik çeşitli yaptırımları uygulamaya koyması, bu ülkeyi dış politikada Afrika başta olmak üzere yeni alternatiflere yöneltti. Üçüncü olarak ise –birinci madde ile ilintili bir şekilde- 1990’lı yıllarda özellikle Sahra-altı Afrika’da hızla yeni enerji rezervlerinin keşfedilmesi Pekin yönetiminin dikkatini bu kıtaya çekti.

21. Yüzyılda Çin’in Afrika’daki Faaliyetleri

2000’li yıllar Çin’in Afrika’da atılım yaptığı ve net bir şekilde rakiplerinin önüne geçtiği yıllar olarak yorumlanmaktadır. Bu yeni atılım sürecinde, ilk kez 2000 yılında gerçekleştirilen ve daha sonra da toplamda 6 kez gerçekleştirilen “Çin-Afrika İşbirliği Forumu(FOCAC)” oldukça etkili oldu. Bu forum sayesinde Çin kıtadaki ekonomik ve siyasi etkisini arttırırken, forumun başarısını gören diğer birçok devlet -geç de olsa- Çin’in bu yöntemini uygulama yoluna gitti. 2000’li yıllarda Çin’in Afrika’da artan etkinliği noktasında en önemli iddia ise bu ülkenin Afrika’da “yeni sömürgeci” olduğu ve kıtanın doğal kaynaklarını sömürdüğü yönündeydi. Pekin yönetimi ise “geçmişinde sömürgeciliğe maruz kalmış bir ulusun bir başka ulusu sömüremeyeceği” tezinden hareketle bu iddiaları kesin bir şekilde reddetmektedir. Kıta ile ilişkilerinde çeşitli yumuşak güç unsurları kullanan Çin’in, kıtada zaman zaman ilişki içerisinde olduğu devletlerin iç işlerine karışmama prensibini ihlal ettiği görülebilmektedir. Tanzanya’da yapılan seçimler sırasında iktidar olması halinde ülkesinin Çin ile olan ilişkilerini yeniden gözden geçireceği şeklinde vaatlerde bulunan muhalefet liderine karşı, Çin’in ülkenin bir açıklama yapması ve muhalefet lideri aleyhine Tanzanya kamuoyunu yönlendirmeye çalışması bu durumun en açık örneği niteliğindedir.

Ne olursa olsun, Çin Halk Cumhuriyeti 21. yüzyılda Afrika’da “hızla alan kazanan” bir devlet olarak algılanmaktadır. Bu ülkenin Afrika kıtasındaki amaçları doğal kaynaklara erişim, Çin ürünleri için pazar arayışı, BM gibi organizasyonlarda Afrikalıların oy potansiyelinden yararlanarak siyasi meşruiyet sağlama ve ekonomik aktivitelerini sürdürmek için güvenlik ve istikrarı sağlamak olarak ifade edilebilir.  Afrikalı devlet adamlarının Çin’den beklentisi ise kimi zaman kendilerini çeşitli “keyfi” yaptırımlar ile karşı karşıya bırakan Batılı devletlere karşı siyasi olarak tanınma ve meşruiyet ile dış yardımlar, yatırım imkânları, altyapı faaliyetleri, kredi imkânları ve karşılıklı ticaret vasıtasıyla ülkelerinin ekonomik olarak kalkındırılmasıdır. Anlaşılacağı üzere Afrikalı uluslar Batılı devletlere karşı ellerini güçlendirecek bir alternatif bulmak isterken, deyim yerindeyse “yağmurdan kaçarken doluyla tutulmakta” ve Batılı ulusların “sorumsuz” faaliyetleri nedeniyle kıtada –uzun vadede Afrika’ya zarar vermesi neredeyse kaçınılmaz olan- Çin’e alan açılmaktadır.

Çin’in Afrika Politikalarının Kıtaya Yansıması

Çin’in Afrika’daki faaliyetlerinin çeşitli olumlu ve olumsuz yönleri mevcuttur. Olumlu olarak dile getirilebilecek hususlardan ilki bu devletin Afrika’daki yatırımlarının kıtada istihdamı arttırdığı yönündedir. Burada, Çinli firmaların Afrikalılara istihdam olanağı sağladığı kadar, çalıştırmak için kendi ülkelerinden Çinli işçileri getirdiği de unutulmamalıdır. Çin’in Afrika’daki faaliyetlerinin ikinci olumlu yönü ise kıtanın altyapısının ve üstyapısının geliştirildiği iddiasıdır. Belirtilen alanlarda bir gelişme söz konusu olmakla birlikte yapılan çalışmaların birçoğu ya plansız bir şekilde gelişigüzel yapılarak israfa neden olmakta ya da Çin’in yatırımlarına katkı sağlayacak şekilde hayata geçirilmektedir. Pekin yönetiminin kıtadaki faaliyetlerinin üçüncü olumlu yanı ise kıta ülkelerinin ekonomik olarak büyümesine katkı sağlamasıdır. Ne var ki, bu büyüme daha ziyade Çin’e ekonomik olarak bağımlı hale gelinerek ve borçlanarak gerçekleşmektedir.  Çin’in Afrika politikasının en önemli olumlu sonucu ise Batılıların genellikle müdahil olmak istemediği -tarım gibi- alan ve sektörlere bu ülkenin kolaylıkla giriş yapabilmesidir.

Pekin yönetiminin kıtadaki faaliyetleri ile ilgili ise birçok eleştiri mevcuttur. Bu eleştirilerden ilki, Çin’in faaliyetleri sonucunda kıtada demokratik olmayan ve insan hakkı ihlali yapan rejimlere arka çıktığı iddiasıdır. Pekin yönetimi bu iddiayı “ticaret ile siyasetin birbirinden ayrı olduğu” savı ile geçersiz kılmaya çalışmaktadır. Bilhassa Çin’in Sudan devlet başkanı Ömer el-Beşir ile olan ilişkilerinde bu durum sıklıkla dillendirilmektedir. İkinci olarak ise kıta ülkelerinin doğal kaynaklarının sömürüldüğü iddiası ön plandadır. Gerçekten de Çin petrol ve mineral zengini birçok ülke ile çeşitli alanlarda yaptığı anlaşmalarla ülkelerin doğal kaynaklarından öncelikli olarak faydalanma hususunda bazı imtiyazlar koparabilmektedir. Çin’in kıtadaki faaliyetlerine yönelik bir başka eleştiri ise Çinli firmaların kullandıkları vasıfsız işçiler neticesinde Afrika’da eğitimsiz iş gücüne olan ihtiyacı arttırdığı yönündedir. Bu durum ise Çin’in Afrika’daki faaliyetlerinin bu ülkenin kıtada eğitimin kalitesine ciddi manada zarar verdiği eleştirilerine neden olmaktadır. Pekin yönetimi ayrıca başta imalat sektörü olmak üzere birçok alanda yerli üreticinin Çin ürünleri rekabet edemeyişi nedeniyle bu firmaların kapanmasından ötürü yüzbinlerce kişinin işsiz kalmasından ve Afrikalı bazı ulusların başına bela olan yüksek borçlar, yolsuzluk ve kötü ekonomik kararlardan sorumlu tutulmaktadır. Her şeye rağmen kıta ülkelerinin Çin algısı genelde olumlu yönde seyretse de, bu ülke yolsuzluğa katkı sağladığı, israfa neden olduğu, işsizliği arttırdığı ve kötü yaşam/çalışma koşullarına davetiye çıkardığı gibi nedenlerle eleştirilmektedir.

Bazı Temel Ekonomik Veriler

Çin’in Afrika ile olan karşılıklı ticaret hacmi 2000’li yılların başında oldukça cüzi bir miktarda seyrederken, 2013 yılında 200 milyar doları aşmıştır. Bu tarihe kadar Çin’in Afrika’dan ithal ettiği ürünlerin toplam değeri, ihraç ettiği ürünlerin toplam değerinden fazladır. 2015 yılından itibaren Çin-Afrika ticaret hacmi düşmeye başlasa da, yine de 100 milyar doların üzerindedir. Son birkaç yılda dikkat çeken nokta ise Çin’in kıtaya ihraç ettiği ürünlerin toplam miktarının kıtadan ithal ettiği ürünlerin toplam miktarından daha fazla olduğu gerçeğidir. Pekin yönetiminin kıtadan ithal ettiği ürünlerin önemli bir kısmını petrol ve mineraller oluşturmaktadır.  Örneğin 2010 yılında Çin’in kıtadan ithal ettiği ürünlerin %79’unu petrol ve mineral ürünleri, %10’unu çeşitli metaller, %4’ünü taş ve cam ürünleri, %2’sini kereste ve mamulleri ve %5’ini diğer ürünler oluşturmaktadır. Çin’in kıtaya ihraç ettiği ürünlerinin ise daha dengeli bir yapıda seyretmektedir. Örneğin 2010 yılında, ihraç edilen ürünlerin %29’unu makine ve elektrikli ürünler, %18’ini tekstil ürünleri, %14’ünü ulaşım ve taşımacılık araçları, %11’ini metaller, %5’ini plastik ve kauçuk, %4’ünü kimyasal ürünler ve mamuller, %19’unu ise diğer ürünler oluşturmaktadır. Ayrıca 2000’li yılların başında Çin’in kıtaya yönelik dış yatırımları 10 milyar doların altındayken, 2016 yılında bu rakam 100 milyar doların üzerine çıkmıştır. Çin’in 2003-2017 yılları arasında Afrika’da en çok yatırım yaptığı 10 ülke olarak ise Mısır, Nijerya, Cezayir, Güney Afrika, Mozambik, Etiyopya, Angola, Nijer, Zambiya ve Fas olarak ön plana çıkmaktadır.

Sonuç Yerine

Çin’in Afrika’daki nüfuzunu arttırma çabaları tam anlamıyla George H. Bush (Baba Bush) döneminde başlamış, Bill Clinton döneminde ilk ciddi adımları atılmış, George W. Bush (Oğul Bush) döneminde olgunlaşmış ve son başkan Obama döneminde zirveye ulaşmış bir hamle olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu süreçte, Pekin yönetiminin Afrika’da ABD’nin önüne geçtiği ve kıtadaki en fazla nüfuza sahip olan dış güç olma ünvanını bu devletin elinden aldığı açıktır. Ne var ki, Çin’in Afrika’da nüfuz sahibi olması kısa vadede kıtaya ekonomik kazanç getiriyor gibi görünmesine ve etkileşim içerisinde bulunabilecekleri alternatiflerin sayısını arttırmasına rağmen, orta ve uzun vadede düşünüldüğünde kıtanın güvenliğinin ve istikrarının altını oymaktadır. Bu kapsamda, kıta devletleri ekonomik saikler üzerinden hareket eden, tahrip gücü eskisinden çok daha yüksek olan “yeni-sömürgecilik” tehlikesi ile karşı karşıyadır ve Çin bu tehlikenin önde gelen aktörü durumundadır.

Share.

Yazar Hakkında

Hasan Aydın 1993 yılında İstanbul, Üsküdar’da doğdu. İstanbul’da geçen ilköğretim ve lise eğitiminin ardından, 2016 yılında Yalova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölümünden derece ile mezun oldu. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında başladığı tezli yüksek lisans eğitimini 2018'de başarıyla tamamlayıp aynı bölümde doktora eğitimine başlamıştır. İleri seviyede İngilizce bilmektedir. İlgi alanları, Din ve Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Afrika’da ABD Dış Politikası’dır.

Yorum Yap