Burundi’de Siyasi ve Ekonomik Durum

0

Ülkenin Künyesi

Resmi adı Burundi Cumhuriyeti olan ülke, coğrafi olarak Afrika’nın doğusunda yer almaktadır. Burundi kelimesi, ülkenin yerel dillerinden olan Bantu dilinde “Rundilerin ülkesi” anlamına gelmektedir. Komşuları Ruanda, Tanzanya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti tarafından çevrelenen ülkenin denize sınırı bulunmamaktadır. Buna karşın,  bu ülkenin Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile olan sınırının büyük bir kısmını Tanganika Gölü oluşturmaktadır. Başkenti Bujumbura ve para birimi Burundi Frangı olan Burundi Cumhuriyeti’nde, Fransızca ve yerel bir dil olarak Rundice resmi diller olarak kullanılmaktadır. 2016 yılı verilerine göre, ülke nüfusu yaklaşık 11,1 milyondur. Söz konusu nüfusun % 45,5’ini 0-15 yaş arası çocuklar oluştururken, % 52’sini 15-65 yaş aralığında ve çalışabilecek olan kitle, % 2,5’unu ise 65 yaşın üzerindeki nüfusu oluşturmaktadır.

Burundi’nin etnik ve dini olarak tamamen tek yönlü bir yapıya sahip olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Ülkede temel olarak üç etnik unsur varlığını sürdürmektedir: Hutular, Tutsiler ve Twalar. Hutular nüfusun % 85’ini oluşturmak suretiyle ülke içerisinde baskın ağırlığa sahip etnik kimlik olarak varlıklarını sürdürmekte, bu etnik kimliği ise nüfusun yaklaşık % 14’ünü oluşturan Tutsiler takip etmektedir. Ülkedeki üçüncü büyük etnik çoğunluk olan Twaların nüfusa oranı ise yaklaşık olarak % 1 civarındadır. Hutular ve Tutsiler arasındaki nüfus mücadelesi ise geçmişte olduğu gibi günümüzde de ülkenin istikrarını derinden etkileyebilme potansiyeline sahiptir. Ülkede ayrıca oldukça sınırlı sayıda Avrupalı ve Güney Asyalı göçmen kitlesi de bulunmaktadır. Ülkedeki vatandaşların dini yönelimleri konusunda da etnik kimliklerin kompozisyonu ile benzer bir durum söz konusudur. Nüfusun % 80’inden fazlasının Hristiyan olduğu Burundi’de,  Müslümanların oranı çeşitli kaynaklarda % 10 ile % 15 arasında değişebilmektedir.

Geçmişi Karanlık Sömürgecilik Dönemine Kadar Uzanan Etnik Rekabet

Günümüzde Burundi’de siyasi iktidar nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan etnik kimlik olan Hutuların elindedir. Her ne kadar hâlihazırda Hutular ve Tutsiler arasında toplumsal bir iç savaş ya da etnik gerginliğe dayalı problemler keskin bir şekilde bulunmasa da, mevcut hükümet kendilerine karşı ayaklanan, büyük çoğunluğunu Tutsilerin oluşturduğu muhalefete karşı sürekli teyakkuz halindedir. Bu durumun ortaya çıkmasının başlıca nedeni ülkenin geçmişte devlet yöneticilerine yönelik siyasi suikastlar ile haddinden fazla hemhal olmasıdır. Zira Burundi’de Belçikalılara karşı verilen bağımsızlık mücadelesinin sembol isimlerinden biri olarak görülen Prince Louis Rwagasole’ün 1961 yılında, ülkenin demokrasi tarihinin önde gelen simalarından biri olarak görülen Ndadaye Melchior’un ise 1993 yılında suikasta kurban gitmesi, ülkede devlet başkanını korumaya yönelik güvenlik önlemlerini oldukça sıkı bir hale getirmiştir. Örneğin, ülkede devlet başkanı herhangi bir güzergâhı kullanacağı vakit, başkan güzergâhı kullanmadan yaklaşık bir saat önce yol trafiğe kapatılmakta, söz konusu güzergâh doğrultusunda herhangi bir aracın park edilmesi ya da herhangi bir insanın bulunması yasaklanmaktadır. Ayrıca ülkede askerler sürekli olarak devriye nöbeti tutmakta ve çeşitli araç kontrolleri yapılmaktadır. Belirtildiği gibi bu durum geçmiş siyasi talihsizliklerden ve Hutular ile Tutsiler arasında geçmişte cereyan eden yapay etnik gerginliklerin tekrar patlak verebileceği kaygısından kaynaklanmaktadır.

Ülke siyasetinde zaman zaman nükseden istikrarsızlığın ve Hutular ile Tutsiler arasındaki gerginliklerin kökeni Belçika’nın Burundi’yi işgal edip burada bir sömürge yönetimi kurduğu döneme kadar uzanmaktadır. Bu dönemde Belçikalılar tarafından orduda ve bürokraside kritik yerlere ülkede çoğunluğu oluşturan Hutu kökenli vatandaşlardan ziyade, azınlık durumunda olan Tutsi kökenli vatandaşların yerleştirildiği bilinmektedir. Bu durum ise sömürge yönetiminin egemen olduğu zaman diliminden önce bir arada ve huzur içerisinde yaşayan farklı etnik kimliğe sahip vatandaşların arasındaki farklılıkların körüklenmesi neticesinde bilhassa Hutular ile Tutsiler arasında sonu iç savaş atmosferine kadar varan gerginliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Her ne kadar azınlığın çoğunluğa tahakküm ettiği bu durum, yıllardır Belçika’nın güdümünde ve bu ülkenin tahakkümü altında süren siyasi yaşamın ardından 1993 yılında yapılan seçimlerde, sayısal üstünlüklerini avantaja dönüştüren Hutuların adayının seçimi kazanmasıyla nispeten değişmişse de, seçimlerden yalnızca 102 gün sonra Tutsilerin bir kısmı tarafından da desteklenen Devlet başkanı Ndadaye Melchior’un suikasta uğraması yaklaşık 7 yıl sürece iç savaşın da fitilinin ateşlenmesi ile neticelenmiştir. Ülkede çoğunlukta bulunan Hutular ile azınlık durumunda olan Tutsiler arasındaki bahse konu olan iç savaş Güney Afrika’nın bir dönem son derece popüler olan devlet başkanı Nelson Mandela’nın arabuluculuğu ile 2000 yılında komşu ülke Tanzanya’da imzalanan Aruşa Barış Anlaşması’nın imzalanması ile barışa evrilmiştir.

Derde Deva Olmayan Etnik Barış

Hutular ile Tutsiler arasında gerçekleştirilen bu barış anlaşması oldukça ilginç sayılabilecek şartlar içermektedir. Buna göre; ülke nüfusunun büyük bir çoğunluğunu Hutuların oluşturmasına ve Tutsilerin oldukça sınırlı sayılabilecek bir oranda azınlıkla temsil edilmesine rağmen, siyasi kadroların % 60’ının Hutular, % 40’ının ise Tutsiler tarafından, askeri kadroların ise % 50’sinin Hutular, % 50’sinin ise Tutsiler tarafından sahiplenilmesi öngörülmüştür. Ne var ki, bu anlaşma ülkedeki siyasi koşullar nedeniyle günden güne pasifize edilmiştir. Anlaşmanın pasif halde bırakılmasına neden olan siyasi gelişmelerin ilk adımı 2005 yılında mevcut Cumhurbaşkanı Pierre Nkurunziza’nın -ki kendisi Hutu etnik kökenine sahiptir- ülkesinin cumhurbaşkanı seçilmesiyle gerçekleşmiştir. Aruşa Barış Anlaşmasının 7. maddesi ve ülkenin yürürlükteki anayasası bir cumhurbaşkanı adayının en fazla iki dönem bu görevi ifa etmesine olanak sağlamasına rağmen, Nkurunziza’nın üçüncü defa aday olmak istemesi siyasetin gündemini gerginleştirmişti. Üstelik ülkede çoğunluk durumunda olan Hutular da başarılı buldukları ve ülke çıkarları için hizmet ettiğini iddia ettikleri Nkurunziza’nın bu arzusunu kendilerinden biri olmasının da etkisiyle desteklemekteydi. Nkurunziza’nın bu yöndeki isteği, 2015 yılında ülkede muhalefetteki Tutsilerin başını çektiği çeşitli protesto gösterilerinin düzenlenmesine neden oldu. Göstericiler belirtilen süreçte havaalanını işgal etti ve ülkenin genelkurmay başkanı özel bir radyodan yaptığı açıklama ile iktidara el koyduğunu duyurdu. Hutular elbette ki bu durumu kabul etmedi ve ülkedeki mevcut özel radyo kanallarının neredeyse tamamının Tutsiler tarafından idare edildiğini ileri sürmekteydiler. Havaalanının işgal edilmesi ve genelkurmay başkanının yönetime el koyduğu iddialarının ortaya atılması nedeniyle çıkan iç savaş ortamında yüzlerce kişi öldü, yaklaşık üç yüz bin kişi başta Ruanda olmak üzere komşu ülkelere iltica etmek zorunda kaldı.

Pierre Nkurunziza

Etnik Barışın Pasifize Edilmesi

Darbe girişimi devlet başkanı ve ona bağlı askerler tarafından güçlükle de olsa bastırıldı. Bu girişimde rolü olduğu düşünülen birçok kimse tutuklandı, çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Ülkeden kaçıp Ruanda’ya sığınanlar ise Ruanda’nın sığınmacıları Burundi’ye iade etmemesi neticesinde bu iki ülke arasında yeni bir krizin ortaya çıkmasına neden oldu. Zira iki ülke arasında daha önce Burundi Cumhurbaşkanına suikast teşebbüsünde bulunan Tutsilerin, Ruanda’dan geldiği iddiaları ve çeşitli siyasi gerekçeler nedeniyle gerginlikler mevcuttu. Diğer yandan muhaliflerin Ruanda’ya sığınması ise Tutsilerin bölgede Burundi ve Ruanda’nın tamamını, Uganda, Kenya ve Tanzanya’nın ise bir kısmını içerisine alan büyük Hima İmparatorluğu’nu kurma hayali nedeniyle, yıllarca Tutsiler tarafından yönetilen Hutuların endişelenmesine neden olmaktaydı. Bu nedenle 2015 yılında gerçekleştirilen darbe girişiminin ardından, Aruşa Barış Anlaşması gevşetilerek muhalif konumunda olan Tutsiler nispeten daha pasif görevlere kaydırıldı. Söz konusu tasfiye süreci, Avrupa Birliği’nin çeşitli organları tarafından insan haklarının ve iki etnik grup arasında imza edilen barış anlaşmasının nispeten ihlali olarak değerlendirilmekte ve eleştirilmektedir. Eleştiriler, Burundi’ye yönelik olarak çeşitli siyasi ve ekonomik baskıları da beraberinde getirmekte, bu ülkenin bilhassa Fransa ve Belçika ile olan ikili ilişkilerini olumsuz etkilemektedir ve adeta bu durum, Avrupalı devletler tarafından ülkenin iç işlerine müdahale edebilmek için araçsallaştırılmaktadır

İç İstikrarsızlığın Uluslararası Yansımaları ve Ülkedeki Müslümanların Ahvali

Ülkede ayrıca 2015 yılı Cumhurbaşkanlığı seçim döneminde Yakabiga, Musaga, Muntasura, Tagara ve Kinondo gibi bölge ve mahallelerde meydana gelen protesto gösterilerinin orantısız güç kullanılarak bastırıldığı ve insan hakları ihlali gerçekleştirildiği iddiaları da Burundi ile uluslararası toplumun arasını açmıştır. Bunun üzerine Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından ülke hakkında soruşturma başlatılmıştır. Burundi Adalet Bakanı ise 2016’da yaptığı bir açıklama ile kararın siyasi olduğunu ifade ettikten sonra Burundi’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni oluşturan anlaşmanın tarafı olmaktan çekildiklerini ve kararı tanımadıklarını deklare etmiştir. Adalet Bakanı, ülkesinin bu tavrına gerekçe olarak ise Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Afrika ülkeleri ile ilgili olarak aldığı orantısız kararların, bu ülkelerin istikrarsızlaşmasına yol açtığı/açacağı vurgusu oldu. Hâlihazırda, ülkenin yönetici eliti, ülkeyi karıştırmak ve gerek ekonomik olarak gerekse siyasi olarak istikrarsızlaştırmak için dış güçlerin ülkeye müdahalede bulunduğu, provakatif eylemlere destek sağladığı ve zemin hazırladığı iddialarını ısrarla sürdürmektedir.

Sevindirici bir gelişme olarak Burundi’de yaşayan Müslüman nüfus yaşananları iki farklı etnik grup arasındaki tehlikeli bir güç mücadelesi olarak yorumlamakta ve her türlü gerginlikten uzak durmaktadır. Ülkedeki Müslümanların büyük bir kısmı Hutu etnik kimliğine sahip olmakla beraber, Tutsi veya Kongo kökenli Müslümanlar da bulunmaktadır.  Üstelik ülkenin Belçika’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde Müslüman entelektüeller oldukça etkileyici bir rol oynamış ve birleştirici bir rol üstlenmişlerdir. Bağımsızlık hareketinin ana merkezinin bulunduğu büronun nüfusun ağırlıklı olarak Müslüman olduğu bir yerde (% 90 oranında) açılması bu durumun en net örneklerindendir. Ne var ki ülkedeki Müslümanların gerginliklerden uzak duran ve bütünleştirici yaklaşımına karşılık, ülkede tansiyonun yükseldiği anlarda Müslüman vatandaşlar da etnik kimlikleri nedeniyle açık hedef haline gelmekten kurtulamamışlardır.

İstikrarsızlığın Ülke Ekonomisine Menfi Yansımaları

Burundi ekonomisi siyasi krizlere bağlı olarak ortaya çıkan çeşitli ekonomik sıkıntılarla boğuşmaktadır. Ülkenin ekilebilir tarım alanları oldukça sınırlı olmasına karşın, çalışabilen nüfusun büyük bir kısmı (yaklaşık % 90) tarım alanlarında istihdam edilmektedir. Ülkede yetiştirilen başlıca tarım ürünleri kahve ve çay olup, kahve satışı ülke ihracatının yaklaşık % 75’ine karşılık gelmektedir. Ülkede kahve sektörünün liberalleştirilmesine yönelik çalışmalar sürmektedir. Burundi’de imalat sektörünün ve ulaştırma ağlarının yetersizliği, ülkenin ekonomik kalkınmasının önünde duran en önemli engellerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Burundi’de petrol, nikel, bakır, uranyum, turba kömürü, kobalt, platin, vanadyum, altın, kalay tungsten, kaolin kili ve kireçtaşı gibi doğal kaynakların mevcut olduğu düşünülmekte fakat ya ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklar nedeniyle bu alanlarda yatırım yapılamamakta ya da bu doğal kaynakların çıkarılıp işlenmesi için yabancı firmalarla anlaşma zemini sağlanamamaktadır. Bu kapsamda, Burundi’nin en önemli döviz kaynakları olarak ihracat, yurt dışında çalışan Burundililerin gönderdiği dövizler ve yabancı yatırım olanakları karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar bu alanda da olumsuz etkisini göstermekte, Burundi’ye döviz girişini önemli oranda sınırlandırmaktadır. 2016 yılı verilerine göre,  ülkede gayri safi yurt içi hâsıla (GSYİH) 3,1 milyar $ olarak gerçekleşirken, kişi başına düşen GSYİH 277 dolardır.

Sonuç Yerine: 2020’ye Doğru Giderken…

2000’li yılların ilk 20 yılı geride kalmak üzereyken, Burundi ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklarla bir süre daha boğuşmak zorunda kalacak gibi görünmektedir. Zira mevcut devlet başkanının 2015’te üçüncü dönem cumhurbaşkanlığı yapmak için bir kez daha aday olmasını tasvip etmeyen AB Komisyonu’nun, ülkeye yaptığı yardımları yarı yarıya azaltmasından ötürü, ülke ekonomik sıkıntı çekmektedir. Hayatın pahalılaşması ve ülkede döviz (dolar) yokluğu, zenginlerin gelirlerini ve yaşam standartlarını düşürmüş ve bu durum iş adamlarının siyasi iktidarın gelecek seçimlere dönük hamlelerini kaygı ile takip etmelerine neden olmuştur. İş adamları, siyasi iktidarın ülkeyi kalkındıracak projeler üretemediği için ülkenin dış yatırım çekemediğini ve dolayısıyla, ekonomik krizin gerekçesinin de siyasi iktidar olduğunu ima etmektedirler. Acaba bu durum, kasıtlı bir el aracılığıyla belirli bir plan dahilinde mi kanalize edilmektedir?

Mevcut cumhurbaşkanı 2005 yılında meclis tarafından dolaylı olarak, 2010 yılında ise halk tarafından doğrudan seçilmiştir. 2015’e geldiğinde Cumhurbaşkanı Nkurunziza, Anayasa’nın iki dönem şartının, “doğrudan seçim” için geçerli olduğunu iddia etmiş ve 2005‘teki “dolaylı seçimin” bu iki dönemlik sınırlandırmaya girmeyeceğini belirterek, 3. dönemde doğrudan seçilmek üzere tekrar aday olmuştur. Muhalefetin boykot ettiği seçimi Nkurunziza % 69 oy oranı ile kazanmıştır. Cumhurbaşkanın Nkurunziza’nın 2020 yılında 4. kez aday olabilmek için Anayasayı değiştirmek istemesi ise ekonomik krizden etkilenen sermaye çevrelerinin ve muhalefetin tepkisini çekmiştir. Ülkede 17 Mayıs 2018 Perşembe günü gerçekleşen referandum sürecinde çıkan olaylarda 46 kişi yaşamını yitirmiş, buna karşın Cumhurbaşkanının görev süresinin 5 yıldan 7 yıla çıkarılmasını öngören anayasa değişikliği taslağı halk tarafından kabul edilmiş ve Nkurunziza seçimleri kazandığı takdirde iki dönem daha, yani 2034 yılına kadar devlet başkanı olma fırsatını elde etmiştir.

Bu durumun ise Burundi’de Hutular ve Tutsiler arasındaki rekabeti daha da derinleştirmesini, uluslararası toplumun bu ülkeye yönelik siyasi ve ekonomik baskıları arttırmasını, ülkenin siyasi ve ekonomik olarak istikrarsız yapısının sürmesini beraberinde getirmesi beklenmektedir. Burundi örneğinde, sömürgeci yönetimlerin Afrika’ya verdiği zararın boyutu daha iyi anlaşılabilmektedir. Zira görüldüğü üzere, Belçika’nın sömürge yönetimi döneminde hiç hesapta yok iken çıkarılan bir etnik farklılık furyası, günümüzde dahi Burundi halkını ekonomik ve siyasi olarak derinden sarsabilme potansiyelini bünyesinde barındrımaktadır.

Not: Bu makale, AA Analiz Haber’de 09.08.2018 tarihinden “Afrika’da yeni bir Hutu-Tutsi krizine doğru” başlığıyla yayınlanmıştır.

Share.

Yazar Hakkında

Dr. Öğr. Üyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi.1986’da Osmangazi’de (Bursa) doğdu. Aslen Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı Ürünlü (Unulla) köyündendir. 2004’te Bursa İpekçilik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nden ve 2009’da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bölüm birincisi olarak mezun oldu. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından verilen yüksek lisans ve doktora bursunu kazarak bu kurumda ‘araştırmacı bursiyer’ statüsünde 3,5 yıl araştırmalarına devam etti. Ayrıca doktora sürecinde T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun bağlı kuruluşu Türk Tarih Kurumu bursiyerliğine hak kazandı. İstanbul Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Kavas’ın danışmanlığında “Osmanlı Devleti’nin Afrika’da Avrupa Sömürgeciliğine Karşı Siyaseti [XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın Başları]” konulu yüksek lisans tezini (2009-2011) ve “Afrika’nın Kuzeyini Güneyinden Ayıran Toplum Tevârikler ve Stratejik Konumları: Osmanlı-Tevârik Münasebetleri” konulu doktora tezini (2011-2015) başarıyla tamamladı. Buna ek olarak Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında Afrika üzerine ikinci doktorasına devam etmektedir. Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922) [Ankara, 2013] başlıklı kitabı yanında Trablusgarp: Hedefteki Ülke Libya’nın Tarihi; Tarih-i İbn-i Galbun&Trablusgarp Tarihi, Osmanlı’dan Günümüze Afrika Bibliyografyası ve Sudan Seyâhatnâmesi gibi Afrika kıtasıyla ilgili ortak kitap çalışmaları, makaleleri, ulusal/uluslararası tebliğleri ve saha ile ilgili raporları/analizleri bulunmaktadır. Türk-Libya Dostluk Derneği’nin genel sekreteri olan Tandoğan, Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu üyesi olup başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.

Yorum Yap