Afrika’nın Tarım Potansiyeli ve Küresel Rekabet Karşısında Türkiye

0

Topraklarından Bereket Fışkıran Bir Kıta Afrika

Tarım her ne kadar doğrudan doğruya bir uluslararası ilişkiler konusu olarak ele alınmasa da, kıtlık, açlık ve susuzluk gibi faktörler üzerinden değerlendirildiğinde oldukça önemli bir iç ve dış siyaset aracı haline dönüşebilmektedir. Geçmişten günümüze Afrika kıtası tarım sektöründeki potansiyeli itibariyle muazzam bir potansiyele sahiptir. Ne var ki, bu potansiyel uluslararası sistemde etkili olmak ve kıt kaynaklarını çeşitlendirmek isteyen güçler tarafından istismar edilmeye ziyadesiyle açık bir haldedir. Bu nedenle Afrika’da tarım konusunun üzerinde durulması son derece büyük bir önem arz etmektedir. Zira dünya üzerindeki toprakların verimliliği hızla tükenmektedir. Baktığımız zaman, Avrupa’daki ve ülkemizdeki toprakların ortalama verimlilik süresine kimyasal gübreleme ve kullanılan yanlış yöntemler nedeniyle 70-80 yıl civarında ömür biçilmektedir.  Sahadan alınan bilgilere göre, Afrika’da ise bu süre 200-250 yıl olarak öngörülmektedir. Bunun temel nedeni, kıta ülkelerinin birçoğunda toprakların uzun süre boş kalması (ekilip biçilmemesi) ve teknolojik imkânsızlıklar nedeniyle teknolojinin olası zararlı etkileriyle henüz çok fazla tanışamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin, Zambiya’da yapılan toprak analizlerinde, en az 150 yıldır ekilmeyen ve çok daha uzun verimlilik ömrüne sahip olması beklenen toprakların olduğu sahadan aktarılan bilgiler arasındadır.

Az Masrafla Çok Kazanç Fırsatı: Tarım Yatırımları

Böyle bir ortamda, kıtanın toprak analizinin çıkartılması elzem bir durum teşkil etmektedir. Söz konusu toprak analizlerini kıta ülkelerine samimiyet ve muhabbetle yaklaşıp kıtanın kalkınması için fayda sağlamak isteyenler yapabildiği gibi, kıtanın verimliliğini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen güçler de yapabilmektedir. Afrika’daki toprakların daha az emek ve masrafla daha çok mahsul verebilecek durumda olması da çeşitli aktörlerin dikkatini bu kıtaya yöneltmektedir. Örneğin Sudan’ı ele aldığımız zaman, her ne kadar aksi iddia edilse de, bu ülke topraklarının hektar başına gübre ihtiyacı ve verimlilik oranı bağlamında muadillerine kıyasla çok daha iyi durumda olduğu görülmektedir. Dünyada hektar başına 8, Türkiye’de ise 10 kg gübre gerekirken, Sudan’da hektar başına kullanılacak 4,5-5 kg gübre verimlilik açısından yeterli olabilmektedir. Sudan özelinde olduğu gibi, kıtanın genelinde de tarım arazilerinin oldukça bol, tarım makinelerinin oldukça ucuz ve asgari ücretin (işgücü ihtiyacı anlamında) nispeten düşük olması kıtada maliyeti düşük üretim yapma imkânı sağlamaktadır. Bu durum da üreticiler için masrafı azalttığından oldukça karlı bir hasat anlamına gelmektedir.  Böylece Afrika, çoğu kez yoksullukla ve kıtlıkla baş eden bir kıta imajı çizmesine -ya da kendisine bu yönde suni bir imaj oluşturulmasına- rağmen, doğru yöntemlerle tarım yapıldığında, bereket fışkıracak bir coğrafya olarak karşımıza çıkmaktadır.

Küresel Aktörlerin Afrika’daki Tarım Oyunu: Çin Örneği

Belirtildiği gibi, kıtanın mevcut tarım potansiyeli çeşitli küresel aktörlerin nazarı dikkatini bu coğrafyaya çekmekte ve bu aktörler uyguladıkları politikalar neticesinde Afrikalı devletlerin milli egemenliklerini tehdit etme noktasına kadar gidebilmektedirler. Her ne kadar çoğu zaman olumlu bir şekilde lanse edilse de, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kıtaya yönelik izlediği politikalar bu iddianın en bariz örneğini oluşturmaktadır. Bu devlet, sağladığı yüksek miktarda ve büyük oranda orantısız hibe krediler vasıtasıyla kıta ülkelerini borçlandırmakta, borçlarını ödeyemeyen ülkelerin verimli veya yatırımlık arazilerini ya da çeşitli kurum ve kuruluşlarını ise 49 veya 99 yıllığına kiralayarak bir anlamda mevzuatına uydurarak el koymaktadır. Kurumlarının ve birçok kaynağının hisselerinin %70’i Çinliler tarafından ele geçirilen Zambiya bu konuda en hazin örnek durumundadır. Öte yandan, Çin’in kıta ülkelerinin bürokrasilerinde de oldukça etkili olduğu görülebilmektedir. Ekonomik yaptırım kartını iyi kullanan Pekin yönetimi bu yolla, vatandaşlarının oturma ve bilhassa çalışma iznini diğer ülke vatandaşlarına kıyasla daha kolay elde edebilmelerini sağlayabilmektedir.

Dikkatle incelendiğinde, bu ülkenin kıtadaki yatırımlarında -ağır işlerde çalıştırılan Afrikalıların haricinde- çoğunlukla kendi vatandaşlarını istihdam ettiği görülebilmektedir. Üstelik Afrika’ya getirilen Çinli işçilerin profili de tam bir muammadır. Çeşitli suçlardan hüküm giyen mahkûmları kıta ülkelerine yönlendiren Çin, suçlu bir vatandaşı Afrika’da 5 yıl çalıştığında -örneğin sahadan gelen bilgilere göre Zambiya için durumun böyle olduğu ifade ediliyor-, bu vatandaşının suçunu affetmektedir. Anlaşılacağı üzere, Pekin’in kıtada istihdam ettiği vatandaşları da büyük oranda kalitesiz ve tehlikeli kişilerden oluşmaktadır. Bütün bunlara ek olarak, kıtada yaptıkları işler ve kıtaya getirdikleri malzemeler genellikle kalitesiz ürünlerden oluşan Çinliler, Afrika’da devasa sayılabilecek boyutlarda kültürel bir yozlaşmaya da neden olmaktadırlar. Hemen her ülkeden yükselen şikâyetler doğrultusunda, Çinlilerin gittikleri her ülkede eğlence merkezi, kumarhane, gazino, masaj salonu gibi yerel kültürlerle çok da fazla bağdaşmayan işletmeler açtığı ve söz konusu işletmelerin yerel halkta tembelleşmeye, ahlaki yozlaşmaya ve kültürel tahribata yol açtığı bilinmektedir. Bu durum, iş gücüne ihtiyaç duyulan tarım sektörünü de olumsuz etkileyebilme ihtimaline fazlasıyla sahiptir.

Afrika’yı Bekleyen Yeni Tehlike: Verimli Arazilerin Satılması

Afrika’dan toprak satın alma yolu ile gelen tehlike de kıta ülkelerinin tarımsal geleceği ve milli egemenlikleri için endişe vericidir. Zira Afrika’da toprak satın alma konusunda yasal boşluklar inanılmaz boyuttadır. Hâlihazırda yeterli finansal kaynağa sahip olan ve ekonomik olarak fayda sağlayacağı düşünülen herhangi bir iş yapacağı iddiasında olan bir kişi ya da kurum, kıtanın birçok ülkesinden kolaylıkla toprak satın alabilmektedir. Yerli ülkenin ekonomisine bir katkı, döviz girdisi ve iyi niyetli yatırımlar olarak görülen toprak satın alma eylemlerinin ardındaki tehlike çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Bu bağlamda, İsrail’in Sudan’daki faaliyetleri dikkat çekicidir. Çünkü bu ülkede, yabancılara ve bilhassa İsraillilere satılan toprakların miktarı düşündürücü/ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. Bu noktada, Sudan’ın yarın bir gün yeni bir “Filistin” olmayacağının garantisi olmaması bir yana, bu yolla ülkenin tarımsal zenginliği de bir şekilde İsrailliler başta olmak üzere yabancıların hanesine aktarılmaktadır. Sudan örneği özelinde düşünüldüğünde, yine sahadan aktarılan bilgilere göre, tarım ile uğraşması gereken bir takım uluslararası tarım kuruluşları dahi yaptıkları çeşitli çalışmalarda ülkenin tarımsal kalkınması için değil, siyasi manipülasyonu ve Ömer el-Beşir iktidarının devrilmesi için zemin hazırlamaya çalışmaktadır. Genel olarak düşünüldüğünde ise kıtada faaliyet gösteren birçok uluslararası dernek, vakıf ve organizasyonun, kıta dışındaki devletlere kıtanın tarımsal zenginliği ve mevcut potansiyeli ile ilgili istihbarat sağladığı da dillendirilmeyen bir gerçek hükmündedir.

Küresel Rekabet Bağlamında Türkiye ve Afrika’da Tarım Sektörü

Hızla gelişen ve değişen dünyamızda, Türkiye emperyalist dürtülerle hareket etmeyen bir aktör olarak Afrika’da tarımsal faaliyetlerde bulunmak ve kıta ülkelerinin bu yöndeki faaliyetlerini desteklemek mecburiyetindedir. Bu refleks, hem Afrika ülkelerinin menfaati hem de ülkemizin farklı coğrafyalarda var olma iddiasının bir gereğidir. Her ne kadar geçtiğimiz yüzyılda kıtadaki rakipleriyle kıyaslandığında kıtaya odaklanmaya nispeten geç başlamış olsa da, ülkemizin mevcut uluslararası sistem üzerindeki iddiası ve etkili bir güç olma arayışı bunu zorunlu kılmaktadır. Fakat diğerlerinden farklı olarak, Türkiye’nin bunu yaparken sömürgeci dürtülerle hareket etme imkânı ve ihtimali bulunmamaktadır. Keza,  geçmişinde “hiçbir” sömürgeci iz bulunmayan Türk milleti, bu bağlamda kıtadaki birçok rakibinin karşılaştığı “yeni-sömürgecilik” ithamından ve olası ön yargılardan uzak bir görüntü çizmektedir. Üstelik Türkiye’nin bu coğrafyadaki varlığı, emperyalist yaklaşımlara karşı Afrikalılar için ciddi bir alternatif olma şansına sahiptir. Fakat Türkiye’nin kıtada tarım politikaları bağlamında daha etkili olabilmek adına son derece planlı ve stratejik hareket etmesi gerekmektedir. En önemlisi, Afrika kıtası ülkelerinin sosyo-kültürel olarak farklılıklarının ayırdına iyi varılmalıdır. Örneğin nüfusunun önemli bir bölümünün Müslüman olduğu Sudan ya da Somali gibi ülkeler ile nüfusunun önemli oranda Hristiyan olduğu Zambiya, Zimbabve, Malavi, Uganda, Kenya ve Kongo gibi ülkeler konusunda farklı politikalar izlenilmeli, bu ülkelerin hassasiyetleri doğrultusunda projeler gerçekleştirilmelidir. Diğer bir önemli husus ise kaynak, bilgi, tecrübe ve teknoloji aktarımıdır. Afrikalı ülkelerin bu alanda çeşitli sıkıntılardan muztarip olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin bu gibi faaliyetlerde bulunmasının ikili ilişkilere ve Afrika’da tarım sektörüne sağlayacağı fayda daha iyi anlaşılacaktır.

Afrika’da Tarım Sektörünün Kalkınması İçin Ne Yapılabilir?

Türkiye’nin Afrika’da tarımsal faaliyetler anlamında daha etkili olabilmesi adına çeşitli kamu kurumlarına, STK’lara, işletmelere ve işadamlarına önemli görevler düşmektedir. STK’ların daha ziyade eğitim faaliyetlerine odaklanarak, şirketlerin ve işadamlarının ise küçük, orta ve büyük çaptaki yatırımlarla bir yandan kalkınmanın artmasına, diğer yandan ise Türkiye’deki mesleki tecrübenin Afrika’ya aktarılmasına yönelik olarak fayda sağlayacağı düşünülmektedir. Afrika’daki potansiyelin farkında olan ve sömürü düzeni karşısında kıtada pür adil ve eşit bir paylaşımı amaçlayan Türkiye,  tarım sektöründe konumunu güçlendirebilmek için diplomatik bağlarını da kullanmalıdır. Bu noktada, ABD’nin her büyükelçiliğinde birer tarım uzmanı olduğu düşünüldüğünde, Türk büyükelçiliklerinde de en azından “olur alınabilecek” bir kurumsal alt yapının oluşturulması, ülkemizin bu yöndeki faaliyetlerini olumlu yönde etkileyebilecektir. Diğer yandan Afrika’da varlığını her geçen gün sağlamlaştıran TİKA gibi kurumlar da, vereceği eğitimler ve gerçekleştireceği projeler ile kıtada tarım sektörüne yeni bir soluk getirebilecek olgunluktadır. Bilhassa kıtanın büyük bölümünde eğitimsel faaliyetlerin ve eğitimin niteliğinin sıkıntılı olduğu göz önüne alınırsa, ülkemiz kurumlarının ve STK’larının ya da bu işe gönüllü olan devletine gönül vermiş kişilerin Afrika’da tarımsal eğitim vermesinin, uzun vadede Türkiye ile Afrika ülkeleri arasındaki ilişkinin daha da sağlamlaşmasına katkı yapacağı kesindir. Unutulmamalıdır ki, Afrika’nın tarımsal olarak kalkınması ve Türkiye’nin bu kalkınmada öncü rol oynaması durumunda gerek Türkiye gerekse kıta ülkeleri karşılıklı olarak ekonomik ve siyasi yönden elini güçlendirebilecektir. Bu doğrultuda kıtada sömürgeci olarak bulunma imkânı ve ihtimali bulunmayan bir Türkiye’nin kıta ülkelerinin önemli bir kısmı ile arasındaki ortak tarihsel hafızayı ve paylaştığı paydaş değerleri iyi kullanması gerekmektedir. Kazandırırken-kazanan Türkiye, Afrika’ya her alanda yeni bir soluk getirebilecek güçtedir.

Not: Bu makale, AA Analiz Haber’de 19.10.2018 tarihinde yayınlanmıştır. Ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

Share.

Yazar Hakkında

Dr. Öğr. Üyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi.1986’da Osmangazi’de (Bursa) doğdu. Aslen Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı Ürünlü (Unulla) köyündendir. 2004’te Bursa İpekçilik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nden ve 2009’da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bölüm birincisi olarak mezun oldu. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından verilen yüksek lisans ve doktora bursunu kazarak bu kurumda ‘araştırmacı bursiyer’ statüsünde 3,5 yıl araştırmalarına devam etti. Ayrıca doktora sürecinde T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun bağlı kuruluşu Türk Tarih Kurumu bursiyerliğine hak kazandı. İstanbul Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Kavas’ın danışmanlığında “Osmanlı Devleti’nin Afrika’da Avrupa Sömürgeciliğine Karşı Siyaseti [XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın Başları]” konulu yüksek lisans tezini (2009-2011) ve “Afrika’nın Kuzeyini Güneyinden Ayıran Toplum Tevârikler ve Stratejik Konumları: Osmanlı-Tevârik Münasebetleri” konulu doktora tezini (2011-2015) başarıyla tamamladı. Buna ek olarak Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında Afrika üzerine ikinci doktorasına devam etmektedir. Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922) [Ankara, 2013] başlıklı kitabı yanında Trablusgarp: Hedefteki Ülke Libya’nın Tarihi; Tarih-i İbn-i Galbun&Trablusgarp Tarihi, Osmanlı’dan Günümüze Afrika Bibliyografyası ve Sudan Seyâhatnâmesi gibi Afrika kıtasıyla ilgili ortak kitap çalışmaları, makaleleri, ulusal/uluslararası tebliğleri ve saha ile ilgili raporları/analizleri bulunmaktadır. Türk-Libya Dostluk Derneği’nin genel sekreteri olan Tandoğan, Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu üyesi olup başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.

Yorum Yap