Afrika’da Suyun Gücü ve Hidro-Diplomasi

0

Dünya genelinde sınır aşan su olarak kabul edilen nehir havzalarının sayısı 250’nin üzerinde olup bu nehirlerin iki veya daha fazlası140 devletin sınırlarından geçtiği için uluslararası su statüsündedir.İnsanoğlunun %40’ı ise bu nehir havzalarında yaşamaktadır. Akış miktarına göre akarsu ve nehir bakımından Ortadoğu ve Kuzey Afrikaile Avustralya en fakir bölgelerdir. Sahraaltı Afrika iseyıllık 4.000 km3 su akış miktarı ile Avrupa kıtasının üstündedir. Fakat artan nüfus, su kirliliği, iklimsel özellikler ve su kaynaklarınınbilinçsiz kullanımı söz konusu olduğundan dolayıAfrika kıtasında su, en az petrol ve altın kadar değerli bir kaynak olarak karşımıza çıkmaktadır ki gelecekte bu durum, kıtada yeni bir rekabet/çatışma sürecini beraberinde getirebilir.

Afrika’da her ülkenin sınırları içinden en az bir nehir geçmekte veya herbiri, bir sınır aşan nehre kıyıdaş bir konumda bulunmaktadır. Kıtada 41 ülkede iki veya daha fazla, 15’inde ise beş veya daha fazla nehir, kendi sınırlarının içinden geçmektedir. Fakatbilhassa Sahraaltı Afrika’da sınır aşan nehir sayısının ve kıyıdaş ülkelerin fazlalığı, uluslararası hukukun bu mesele hakkında yetersiz kalması ve diplomasinin acizliği sebebiyle bölgedeki güven ortamı negatif bir seyirde ilerlemektedir. Kıta sınırları içerisindeki Kongo, Limpopo, Nijer, Nil, Ogove, Okavango, Oranj, Senegal, Volta, Zambezi, Logon ve Şarigibi nehir havzaları dört veya daha fazla ülkenin sınırlarından geçmektedir. Afrika’da en çok bilinen su paylaşım sorunu, Mavi Nil ve havzasındaki kıyıdaş ülkeler Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında yaşanmaktadır.Botsvana ve Namibya arasında Okavango Nehri’nde, Zambiya ve Zimbabve arasında Zambezi Nehri’nde, Nijer, Nijerya, Mali ve Gine arasında Nijer Nehri’ndeçatışma potansiyeli ve rekabet halen varlığını devam ettirmektedir.

Dünyanın ve Afrika kıtasının en uzun nehirlerinden ve önemli su kaynaklarından olan Nil Nehri kıtada hidro-politik rekabetin tam göbeğinde yer almaktadır. Nil Nehri, Mavi ve Beyaz olarak iki ana kola ayrılmakta ve 10 kıyıdaş ülkeye sahiptir: Mısır, Etiyopya, Burundi, Kongo, Kenya, Ruanda, Tanzanya, Uganda ve ikiye bölünmesi sonucu Sudan ve Güney Sudan. Nil sularının en zengin olduğu kol Mavi Nil havzasıdır. Bu havzadaki suların %16’sının kaynağı Orta Afrika platolarındave %84’ü ise Etiyopya’dadır.

Etiyopya, Nil sularının kaynağı olması rağmen bu kaynaklardan Mısır ve Sudan kadar yararlanamamaktadır. Bu durum havzanın diğer kıyıdaşları için de geçerlidir. Mevcut Nil paylaşım anlaşmazlıkları, İngilizlerin sömürgeleştirme politikalarının bir ürünü (William Garstin’in hazırladığı raporla birlikte) olarak etkisini günümüzde de hissettirmektedir. Avrupa sömürgeciliğinin kol gezdiği dönemde işgalci statüsündeki ülkeler nezdinde yapılan antlaşmaların ve son olarak 1959 Mısır-Sudan Antlaşması’nın esas alınması ve hususiyetle sınır aşan suların çözümünün taraf devletlere bırakılmış olması nedeniyle bu sorun, nihai çözüme kavuşturulamamaktadır. Halen Nil sularının paylaşımında referans alınan 1929 ve 1959 antlaşmaları nedeniyle Etiyopya’nın havza üzerindeki yukarı kıyıdaş (munsabb) hakları görmezden gelinmektedir.

Su uyuşmazlığının çözülememesinin bir nedeni de güç dengesidir. Nil havzası üzerinde su paylaşımı konusunda uyuşmazlık siyasi krizlere sebep olup, havza devletleri askeri opsiyonun mümkün olduğunu açıklasalar da bu durum sıcak çatışmaya dönüşmemiştir. Sıcak çatışmayı engelleyen unsurların başında Nil’e aşağı kıyıdaş konumda olan ve ekonomisinin büyük bir bölümünün Nil sularına bağımlı olan Mısır’ın caydırıcı konumu gelmektedir. Bu yönüyle ülkenin Nil Nehri ve havzasında başat olması, siyasi, askeri ve ekonomik gücünün yanı sıra sömürgeci dönem İngiliz politikalarının sonuçlarından birisidir. Mısır başat konumunu, bağımsızlığın ilk yıllarında imzalanan 1959 Antlaşması ile pekiştirmiş ve Etiyopya başta olmak üzere diğer kıyıdaşları bu sayede olabildiğince pasifize etmiştir.

Elbette ki bu menfi tablonun da bir sömürgeci geçmişi var.Bilindiği üzere Büyük Britanya (İngiltere), Nil stratejisindekendi çıkarlarını önde tutan ancak karşı tarafa verilecek imtiyazları ise en aza indirgeyen ikili antlaşmalarla yürütmek istemişti. 1902’de diplomatik manadaSudan ve Mısır’ı temsilen Büyük Britanya ve Etiyopya arasında imzalanan antlaşma, bunlardan biriydi kiNil havzasında, Etiyopya’nın bir taraf olarak muhatap kabul edildiği son muahededir. Nil havzasıyla ilgili imzalan bir diğer muahede ise 13 Aralık 1906 yılında Britanya, İtalya ve Fransa arasında yapılmıştır. Faşoda krizinden sonra Britanya ve Fransa nezdinde Nil havzası üzerinde yapılan ilk resmi antlaşma olması, bu mutabakatı önemli kılmaktaydı. Londra’da yapılan görüşmeler boyunca varılan mutabakat ile imzalanan üçlü antlaşma ile Etiyopya’nın alt havzasındaki Nil sularının paylaşımı yapıldı. Büyük Britanya, 1906 yılında bir diğer antlaşmayı Belçika sömürgesi olan Kongo ile yaptı. Nitekim Kongo ile yapılan bu muahede ile pamuk üretiminde elverişli tarım havzasına sahip Sudan’a Beyaz Nil üzerinden gelen su, garanti altına alınmış oldu. Bunlara ek olarak 1894 yılında imzalanan antlaşma ile belirlenen sınırlar, bu antlaşma ile yeniden tanımlandı. Adeta her sömürgeci devlet, bir yolunu bulup sus payını almıştı. Peki günümüz dünyasında yeni aktörler (Çin ve Rusya gibi), Nil havzasında yeni bir paylaşım talep ede(bile)cek miydi?

Çin, Afrika’da Giderek Güç Kazanıyor

Sömürgeci dönem öncesinden bugüne kadar Nil havzası üzerindeki güç asimetrisi, dönem dönem farklılıklar gösterdi ve farklı devletlerin bu havza üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi, Nil hidro-politiğinde değişikliklere neden oldu. Afrika’daki Avrupa sömürgeciliği, Nil havzasında uzun bir dönem devam etti ve İngiliz gücünün zayıflaması ile Mısır, hidro-hegemon güç haline dönüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyadaki güçler dengesi iki kutuplu hale gelerek, özellikle Nil havzasında koloni sonrası SSCB etkisi Nil’deki hidro-politiği etkileyen en önemli faktör oldu. Günümüzde ise Nil havzasındaki hidro-politiği etkileyen temek faktör Çin’dir. Pekin, Afrika’daki petrol ve madenlerle ilgilendiği kadar Nil havzasındaki tarım ve havza istikametinde inşa edilen barajların yapımına müdahil olarak hidroelektrik santrallerini işletme ve bu sayede enerji piyasasını domine etmeye çalışmaktadır.Örneğin Çin’in devlet şirketi SynoHydro dünyanın en büyük baraj projelerinde adını duyuran bir kuruluştur. Bu şirket Sudan ve Etiyopya’daki baraj projelerinde bu ülkelerin en güçlü ortağı olarak baraj inşaatlarında ve elektrik dağıtımında öne çıkmaktadır. Başkent Pekin’in garantörlüğündeki şirketler özellikle Nil havzasında son yıllarda hidro-elektrik santrallerine hem finansör olarak hem de inşaat ve teknik destek bakımından bölgeyi çevreleyen bir anlayışla yaklaşmaktadır. 2008 itibariyle Pekin firmaları Sudan’da altı, Etiyopya’da üç, Uganda, Burundi ve Kongo’da üç projeyi başlatmıştır. Bu projelerin büyük bölümü Nil nehri üzerinde olan hidro-elektrik, su depolama ve sulama projeleridir.

Peki, burada şu soru sorulmalı değil mi? Sömürgeci bir geçmişi olmayan ve Osmanlı bakayası bir mirasın üzerine kurulan ve inşa edilen Türkiye, kazandır-kazan bakış açısına sahip iken niye sabit bir şekilde Sahraaltı Afrika yer alan bazı ülkelerdeki enerji yatırımları üzerinde hapsedilmekte ve bu noktada yavaş hareket edilmekte? Bu konuyla alakalı mevcut pazar ve Afrika’nın farklı bölgelerindeki stratejik ülkelerden gelen talepler, özel sektöre büyük bir güç katabilecek potansiyele sahiptir. O halde niçin, neden ve neyi bekliyoruz?

En-Nahda Projesi ve Bölgesel/Küresel Dengelere Etkisi

Çin gibi önemli bir aktörün Nil havzasına girmesi ve bölge ülkelerinin kendi imkânları ile yapamayacakları ve finans kaynağı sağlayamayacakları projeleri desteklemesi bölgede taşları yerinden oynatan adımlardan biridir. Özellikle Pekin hükümetinin Etiyopya’da en-Nahda (Büyük Rönesans) Projesi’ni üstlenmesi, son yıllarda Nil havzasında Mısır ve Etiyopya arasında gerilimin tırmanmasına sebebiyet vermiştir ve bölgedeki dengeleri değiştirebilecek güce sahiptir.

Etiyopya, Nil’in kaynağı olması ve havza sularının % 86’sının kaynağının bu ülkede doğmasına rağmen sömürge dönemi ve sonrasının Nil suları üzerinde dezavantajlı konumunu devam ettirmektedir. Mevcut antlaşmalar, havza üzerindeki Etiyopya haklarını görmezden gelmiş, Mısır ve Etiyopya arasındaki su paylaşımı, sulama ve hidroelektrik santralleri inşa etme problemleriyle karşılaşmış ve bu yüzden Etiyopya, halen Nil kullanımı konusunda sıkıntılar yaşamaktadır. 184 milyar km3 suyun bu ülkeden kaynaklandığı ve sadece % 3’ünün bu ülkede kullanıldığı göz önüne alındığındaen-Nahda Baraj Projesi ve Nil üzerinde işbirliği potansiyelinin geleceği hakkında çıkarımda bulunmak zor değildir. Bölge ülkelerinin artan nüfusları, sanayileşme ile enerjiye duyulan ihtiyaç ve artan nüfus ile beraber tarımın gün geçtikçe önem kazanması bu ülkeler açısından Nil’e bağımlılığı arttıran olgulardır.

Mısır ve Etiyopya arasında 1993 yılında imzalanan karşılıklı İşbirliği Çerçeve Antlaşmasıile taraf ülkelerin birbirlerine ‘zarar vermeme’ prensibinde ortak noktayı buldukları ama su paylaşımında uyuşmazlığın son bulmadığı, muğlaklıkların giderilmediği bir dönemin kapısıaralanmıştır. Bu antlaşmanın imzalanmasında Hüsnü Mübarek’in Afrika ve Nil politikaları etkili olmuştur. Ancak Mübarek yönetimi başta Nil olmak üzere Afrika’daki işbirliğini önemsemeyen ve Nil üzerinde mevcut durumu devam ettirme politikası izlemiştir. Arap Baharı(!) süreci sonunda Mübarek yönetiminin son bulması ile birlikte Cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi, Etiyopya’nın baraj inşaatı meselesini seçilir seçilmez masasında bulmuştur. Mursi savaş istemediğini söylese de, Mısır kamuoyunun baskısı ile zaman zaman sert açıklamalarda bulunduğu gözlerden kaçmamıştır. İktidarda iken Mursi’nin, “Nil’in tek bir damlası eksilirse, kanlarımız bunun için alternatiftir” açıklamasından da anlaşıldığı üzere uzun süre rekabetin ve çatışma ihtimalinin mevcut olduğu Nil havzasında, Nil’in Mısır için önemli olduğu ve bu havzanın hayati önemi savaşı dahi göze alma resti ile ortaya konmuştur.

Mısır’da yaşanan askeri darbe ile görevinden zorla uzaklaştırılan Mursi’nin yerine Cumhurbaşkanı seçilen Abdülfettah Sisi ise Afrika’da Kahire’nin liderlik rolünü arttırmak için Nil politikasını ve Etiyopya’ya karşı olan tutumu yumuşatıp, bölgesel bütünleşmelerikullanarak, Nil sorununa ve Etiyopya’nın baraj inşasına yeni bir yaklaşım ile çözüm yollarını arttıracak, daha çok diplomatik kanalları kullanmaya çalışmaktadır. Nitekim Mart 2015’te Mısır, Sudan ve Etiyopya liderleri Nil sularının paylaşımı ve inşa edilecek barajın etkilerini incelemek için anlaşmıştır. Bu süreçte Etiyopya’nın Afrika’nın en büyük barajını inşa etmesi ve Nil Havzası İnisiyatifi başta olmak üzere Afrikalı ülkelerin desteğini alması Mısır’ı işbirliğine iten bir diğer faktördür.Mısır bölgede gerginliğin kendi bölgesel gücüne zarar vereceğini düşündüğünden lider ülke ve hâkim pozisyonunda gerginlikten kaçınmaktadır. Tüm bu tartışma ve işbirliği ortamında Etiyopya,en-Nahda Barajı’nın inşaatına devam etmektedir. Barajın ilk bölümü Aralık 2016’da devreye girmiş, tamamının ise Haziran 2017’de açılması hedeflenmektedir.

Mısır ile Sudan’ı besleyen Nil sularının büyük çoğunluğunun kaynağı olan Etiyopya’nın ise havzadaki haklarından yeterince faydalanamadığı aşikârdır. Etiyopya, suyun politik gücünü daha 17. yüzyılda Mısır’ı tehdit etmek için kullanmıştır. Fakat havzada değişen dengelerle ve bilhassa Mısır’ın günümüzün hidro-politik hegemon gücü olmasıyla roller değişmiştir.  Nil üzerinde Etiyopya’nın Çin desteği ile bir baraj projesine başlaması havzadaki gelişmeleri etkilemiş ve ülkeleri Nil’deki haklarını korumak içinyeni rekabet ve işbirliklerine sürüklemiştir. Bu havzadaki rekabetin güç unsurları zamanla değişsede, nüfuzunu kaybeden bir gücün yerini hemen başka bir ülke muhakkak doldurmaktadır. Eski gücüne kavuşmaya çalışan Rusya’nın, Mısır’a bilinçli bir şekilde yakınlaşması ve Afrika’ya olan yoğun ilgisi, Çin’in bölgede verdiği yüksek meblağlı krediler ve inşaat yardımları ile yumuşak güç olma arzusu ve bölge ülkelerinin Nil üzerinde geliştirecekleri müspet veya menfi politikalar havzanın kaderini tarihin seyri içerisinde yeniden belirleyecektir.Bu süreçte Ankara’nın,Kahire ile olan politikalarında nasıl bir yapıcı süreç takip edeceği ise merak konusudur. 2015 yılında Mısır, Sudan ve Etiyopya liderlerinin paylaşım konusunda anlaşmaya varmalarına rağmen Nil uyuşmazlığı meselesindeki muğlaklık halen devam etmektedir ve halen bölgesel/küresel güvenliği tehdit eden bir unsur olarak karşımızda durmaktadır.

Kaynaklar

Saliu, H.A., Oriola, E.O. ve Ifabiyi, I. P. (2013),“Water and politics in Africa: The need for regional cooperation”, Journal of Public Administration and Policy Research, 3(8), s. 220-227.

Kitissou, Marcel (2007),“Water in the context of Africa: Geopolitics and geo-economics”,The Hydropolitics of Africa: A Contemporary Challenge, Marcel Kitissou, Muna Ndulo, Mechthild Nagel and Margaret Grieco (Eds.), Cambridge Scholars Publishers,Newcastle.

Lencho, Tariku Raga (2014), “Challenges of Cooperation in The Nile And Euphrates-Tigris Basins: A Comparative Analysis”, Thesis of Master, Addis Ababa University School of Graduate Studies, Department of Political Science and International Relations, Addis Ababa.

Verhoeven, Harry (2012),“Hydropolitics of the Nile”, Sudan after Separation New Approaches to a New Region, Heinrich Böll Foundation and Toni Weis (Eds.), Berlin.

Jacobs, M. Inga (2012),The Politics of Water of Africa: Norms, Environmental Regions and Transbondary Cooperation in the Orange-Senqu  and Nile River, Continiuum, New York.

“Mursi’den Etiyopya’ya Savaş Tehdidi”,NTV, 11 Haziran 2013,

http://www.ntv.com.tr/dunya/mursiden-etiyopyaya-savas-tehdidi,qeoA_8i2rkudK2bbZ5u9HA?_ref=infinite, Erişim tarihi: 01.02.2017.

 

Share.

Yazar Hakkında

Dr. Öğr. Üyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi.1986’da Osmangazi’de (Bursa) doğdu. Aslen Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı Ürünlü (Unulla) köyündendir. 2004’te Bursa İpekçilik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nden ve 2009’da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bölüm birincisi olarak mezun oldu. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından verilen yüksek lisans ve doktora bursunu kazarak bu kurumda ‘araştırmacı bursiyer’ statüsünde 3,5 yıl araştırmalarına devam etti. Ayrıca doktora sürecinde T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun bağlı kuruluşu Türk Tarih Kurumu bursiyerliğine hak kazandı. İstanbul Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Kavas’ın danışmanlığında “Osmanlı Devleti’nin Afrika’da Avrupa Sömürgeciliğine Karşı Siyaseti [XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın Başları]” konulu yüksek lisans tezini (2009-2011) ve “Afrika’nın Kuzeyini Güneyinden Ayıran Toplum Tevârikler ve Stratejik Konumları: Osmanlı-Tevârik Münasebetleri” konulu doktora tezini (2011-2015) başarıyla tamamladı. Buna ek olarak Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında Afrika üzerine ikinci doktorasına devam etmektedir. Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922) [Ankara, 2013] başlıklı kitabı yanında Trablusgarp: Hedefteki Ülke Libya’nın Tarihi; Tarih-i İbn-i Galbun&Trablusgarp Tarihi, Osmanlı’dan Günümüze Afrika Bibliyografyası ve Sudan Seyâhatnâmesi gibi Afrika kıtasıyla ilgili ortak kitap çalışmaları, makaleleri, ulusal/uluslararası tebliğleri ve saha ile ilgili raporları/analizleri bulunmaktadır. Türk-Libya Dostluk Derneği’nin genel sekreteri olan Tandoğan, Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu üyesi olup başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.

Yorum Yap