Afrika Rönesansı Mümkün Mü?

0

Uluslararası örgütlerin en temel varlık sebebi, bölgesel ölçekten küreselleşmeye doğru etkileşimin sağlanması ve bu işlevin farklı araçlarla yerine getirilmesidir. Bilhassa sanayi ve teknolojideki ilerleme, dünya nüfusundaki hızla artış, sanayi kapitalizminin dünyaya hızla egemen olması, deniz aşırı ulaşım ve haberleşmelerin yaygınlaşması sonucunda devletler arasındaki çok taraflı ilişkiler, zorunluluk arz etmeye başlamıştır. Bilhassa Avrupa’da ulus devletlerin ortaya çıkışı ve ardından yaşanan bazı sorunlar, çok taraflılığın gelişmesine katkı sağlamıştır. Kısacası ‘yuvarlak masa ve koordine toplantıları’  uygulaması başlamıştır. Bilhassa etnik ve dini temelli sorunlar nedeniyle iki devletin denetiminde olan bir coğrafyada var olan bir problem, iki ülke sınırları dışına taşması durumunda bu çok taraflılıklar devreye girmiştir. Bu süreçte bedel ödeyenlerin başında ise Afrikalılar gelmektedir.

Sanayi kapitalizmi, Avrupalı güçler arasında varolan sömürgeci rekabeti kızıştırmış ve bu süreç yeni sömürgecilik dönemiyle sürdürülmüştür. Dünya pazarlarında ve hammadde kaynaklarının paylaşılmasında yaşanan anlaşmazlıklar nihayetinde büyük bir savaşla sonuçlanmıştır. Üstelik çok taraflılığın niteliğine uygun olarak savaş sadece Avrupa kıtasıyla sınırlı kalmayarak pek çok kıta coğrafyasında baş göstermiştir. Bu bağlamda İkinci Dünya Savaşı’na kadar dünya politikası, Avrupa merkezlidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Milletler Cemiyeti, çatışmaların önünü almada başarısız olunca İkinci Dünya Savaşı patlak vermiştir. Bu savaşla birlikte dünya güç dengesinde Avrupa merkezcilik yok olmuş, yerini çift kutuplu bloklaşmaya bırakmıştır: Liberal kapitalist blok (ABD öncülüğünde) ve Komünist blok (Sovyetler Birliği liderliğinde). İşte bu hengâmede süreci tetikleyen kimyasal silahların menzil vuruş kapasitelerinin artması, dünya siyasetinde yeni arayışları beraberinde getirmiştir. BM Örgütü’nün 1945’te kurulması sonrasında dünya politikasının küresel boyut kazanması sağlanmıştır. Politikanın küreselleşmesi beraberinde ekonomik ilişkilerin ve ideolojilerin küreselleşmesini beraberinde getirmiştir. Bu süreçle birlikte herkes kendi siyasal, toplumsal ve ekonomik sistemini bütün dünyaya yayma eğilimi göstermeye başlamıştır.

Sanayileşme ile birlikte küreselleşme çeşitlilik boyutuna evrilmiştir. Sömürgeler, sadece hammadde ve işgücü açığının kapatıldığı alanlar olarak değil, aynı zamanda yatırım yapılabilecek ve merkezde üretilen ürünlerin satılabileceği yeni pazarlar olarak görülmeye başlamıştır. Sanayileşmeye bağlı büyük güçler arasında bilhassa birliklerini sağlayan İtalya ve Almanya da dahil olunca sömürge alanlarının yeniden paylaşımı gündeme gelmiştir. Fransa’nın öncülüğünde hinterland nazariyesi (kıyıya mâlik olan ülkenin, iç kesimlerinde mâliki olması durumu) hayata geçirilerek fiili işgal süreci başlamıştır. Berlin (Batı Afrika) Konferansı bunun en güzel örneğidir. Birinci Dünya Savaşı’nı hazırlayan süreç, esasında bu sömürü rekabetidir.

Peki, yukarıda verilen bilgiler ışığında küreselleşme, evrensel ve genel geçer bir kabulü beraberinde getirmekte midir? Bu sorunun cevabı tam manasıyla olumsuz. Zira küreselleşme, bir tür ekonomik entegrasyon veya emperyalizmin kurumsal biçimi hüviyetine sahiptir. Dünya nüfusunun tamamına gerekli alt yapının sağlanması neticesinde mal, teknoloji, hizmet ve sermaye akışına ulaşılmasına izin verilmekte ve bu sayede dünyanın her köşesine nüfuz etme olanağı sağlanmaktadır. Dolayısıyla küreselleşme, esasında ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin çıkarları doğrultusunda dikkat çekici bir biçimde Batılılaşmayı ve küresel çapta yayılmacılığı beraberinde getirmiştir. Ancak bu yaşanan tecrübenin, ‘Afrikalılaşma’yı yapısal olarak ne ölçüde geliştirdiği veya geri bıraktığı sorusunun cevabı, Afrika’yı sahada takip edenlerin tecrübi deneyimiyle apaçık ortadır: Tam bir fiyasko.

Bu kötü senaryoyu bozacak/akamete uğratacak en güçlü proje ise Pan-Afrikacılık ve yeni bir Afrika Rönesansı adına sistem eleştirisi getirecek aydınları, siyasi yüzleri dünya kamuoyuna taşımak ve dip dalga oluşturan toplumsal söylemleri (sistem eleştirisini) harekete geçirebilmek. Bilhassa Afrika piyasalarında adeta uluslararası bağımlılık arz eden çok uluslu şirketleri, devletlerin ve Afrika insanının menfaatleri doğrultusunda küresel ortaklık şirketlerine dönüştürebilmek. Fakat bu süreci yavaşlatan en önemli unsurlardan birisi, Dünya Ticaret Örgütü’dür. Zira ticaret serbestisi, kamu ihale politikaları ve piyasa düzenleme politikalarıyla ekonomik küreselleşmeyi şiddetle talep etmekte ve Afrika ülkelerini Batılı ülkelere bağımlı hale getiren bir politika gütmektedir. Gelişmekte olan ve henüz küresel ekonomi ile rekabet edecek gücü olmayan Afrika ülkelerinin zararına bir şekilde kurumsal neo-kolonyalizmi amaçlayan ve modern köleciliğe dayalı kapitalist bir ekonomi anlayışını dayatmaktadır. Bu durumun en güçlü kanıtı, Afrika ülkelerinin 1960’lardan bu yana vatandaşlarının refahı lehine hatırı sayılır kazanımlar getirmemesidir.

Dolayısıyla Afrika Rönesansı’nın başarılı olabilmesi için yeni bazı düzenlemelere ihtiyaç vardır. Afrika ülkelerinde iyi bir yönetişim, emeğe saygı ve endüstriyelleşme politikaları yanı sıra küçük ölçekli ekonomilerin çeşitlendirilmesi ve desteklenmesi suretiyle sürdürülebilir kalkınmanın önü açılmalıdır. Afrika barışı için dış merkezli değil iç unsurlardan müteşekkil yapılar kurulmalı ve bunlar vasıtasıyla Batı’nın Afrika ülkelerinin iç meselelerine müdahalesinin önü alınmalıdır. Bu süreçte diaspora Afrikalılar ile Afrika’nın yerli ve milli siyasetçilerinin ve mütefekkirlerinin birbirinden haberdar olmasını sağlayabilecek, birleştirici dili merkeze alan ortak bir haberleşme ağının kurulması, ortak değer, kültür ve kimliklerin güçlendirilmesi büyük önem arz etmektedir.

Unutulmaması gereken bir nokta vardır ki, bu da Afrika’nın prangalarından kurtulmak için ilk kıvılcımı çaktığı gerçeğidir: “Afrika, Afrikalılarındır.” Bu manifesto, tüm kıtanın yeniden şaha kalkması, Afrika halkının kimliğine, kültürüne, onuruna sahip çıkması, siyasi ve ekonomik kararlarda söz sahibi olması manasına geliyor.

Not: Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Jacob Zuma’nın Afrika Rönesansı ile ilgili verdiği mesaja ulaşmak için lütfen tıklayınız.

 

Share.

Yazar Hakkında

Yrd. Doç. Dr., İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi.1986’da Osmangazi’de (Bursa) doğdu. Aslen Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı Ürünlü (Unulla) köyündendir. 2004’te Bursa İpekçilik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nden ve 2009’da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bölüm birincisi olarak mezun oldu. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından verilen yüksek lisans ve doktora bursunu kazarak bu kurumda ‘araştırmacı bursiyer’ statüsünde 3,5 yıl araştırmalarına devam etti. Ayrıca doktora sürecinde T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun bağlı kuruluşu Türk Tarih Kurumu bursiyerliğine hak kazandı. İstanbul Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Kavas’ın danışmanlığında “Osmanlı Devleti’nin Afrika’da Avrupa Sömürgeciliğine Karşı Siyaseti [XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın Başları]” konulu yüksek lisans tezini (2009-2011) ve “Afrika’nın Kuzeyini Güneyinden Ayıran Toplum Tevârikler ve Stratejik Konumları: Osmanlı-Tevârik Münasebetleri” konulu doktora tezini (2011-2015) başarıyla tamamladı. Buna ek olarak Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında Afrika üzerine ikinci doktorasına devam etmektedir. Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922) [Ankara, 2013] başlıklı kitabı yanında Trablusgarp: Hedefteki Ülke Libya’nın Tarihi; Tarih-i İbn-i Galbun&Trablusgarp Tarihi, Osmanlı’dan Günümüze Afrika Bibliyografyası ve Sudan Seyâhatnâmesi gibi Afrika kıtasıyla ilgili ortak kitap çalışmaları, makaleleri, ulusal/uluslararası tebliğleri ve saha ile ilgili raporları/analizleri bulunmaktadır. Türk-Libya Dostluk Derneği’nin genel sekreteri olan Tandoğan, Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu üyesi olup başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.

Yorum Yap